25 Ocak 2013 Cuma

Film Yazıları (A - L)

2008 - 2009 yıllarında bazı filmler hakkında kısa "eleştiri" yazıları yazmıştım. Yazıları iki bölüm halinde yayınlıyorum.
Filmlerin adlarının yanında bulunan puanlar filmlere 10 üzerinden takdir ettiğim notlardır.
Yazıları yazıldıkları zamanki hallerinde bırakmayı tercih ettim.


8 MM (1999) <6> Yön: Joel Schumacher, Senaryo: Andrew Kevin Walker
ABD, Almanya; 123 dakika
Oyuncular: Nicolas Cage (Tom Welles), Joaquin Phoenix (Max California), James Gandolfini (Eddie Poole), Peter Stormare (Dino Velvet), Anthony Heald (Daniel Longdale), Chris Bauer (George Higgins / Machine), Katherine Keener (Amy Welles), Myra Carter (Mrs. Christian), Amy Morton (Janet Mathews), Jenny Powell (Mary Ann Mathews; öldürülen kız)
            Ünlü bir zengin öldükten sonra açılan gizli kasasından bir makara 8 milimetrelik film çıkar. Filmde bağlanmış bir kız deri maskeli bir adam tarafından doğranmaktadır. Zenginin dul eşi Bayan Christian, özel dedektif Tom Welles’i, filmdeki cinayetin gerçek olup olmadığını araştırmak üzere tutar. Adamımız araştırması sırasında karanlık porno film ve “snuff” film (işkenceyle öldürülen insanların gösterildiği, gerçek olduğu iddia edilen filmler) dünyasının derinliklerine iner. Perde arkasını görür.
            Film 1999’da, dünya çapındaki internet patlamasından iki – üç yıl önce çekilmiş. Sanırım artık o tür filmlere ulaşmak için karanlık arka sokaklara, depolara gidip karanlık tiplerle muhatap olmak gerekmiyor. Evinizdeki bilgisayardan biraz merak ve çabayla her türlü görüntüye ulaşabiliyorsunuz artık. İnternette yayılan, Irak’taki direnişçilerin esirlerinin kafasını kestiği, Rus askerlerin Çeçen milisleri öldürdüğü, Taliban’ın şeriat gereği öldürdüğü insanların görüntüleri öldürme filmlerini bir başka boyuta taşıdı. Artık bir şehir efsanesi değil tarihsel bir gerçek var.
            8 MM’de senarist çekingen davranmış. Porno dünyasının içerdiği şiddeti sadece en uç örnekleriyle sınırlıymış gibi göstermiş. Medeniyet cilasının altında sırıtıveren vahşi insan doğasına biraz değinilmiş, ama yüzeysel. Filmin fon müziğinin oryantal havası bana şunu düşündürdü: Porno dünyasının ayak takımı (anlı şanlı markaları değil), ABD’nin içinde ama aslında ayrı bir dünyada yaşarlar. Ayrı bir insan türüne mensupturlar. İşte bunu da fonda çaldığımız müzikle, gelişmemiş medeniyetlerin ezgileriyle vurguluyoruz. Bana böyle düşündürttü, art niyet hissettim.
            Ayrıca filmin son üçte birlik bölümde bir intikam öyküsüne dönüşmesi de ilk yarıdaki etkiyi azalttı. Tom Welles’in neden iyi bir insan olduğunu ve iyi kalmayı başardığını anlamamıza yardımcı olacağı düşünülerek filme yapıştırılan eş karakteri tam anlamıyla karikatür düzeyinde işlendiğinden, işlevini yerine getirmek şöyle dursun, filmin akıcılığını ve inanılırlığını zedelemiş.
            Kısaca önemli bir konuya değinmiş, ilk yarısı merak uyandıran bir film. Imdb.com notu 6,2 (40.635 oy). Ben daha önceki bir tarihte izlediğimde aklımda kalanlarla bir zamanlar 8 puan vermişim. Şimdi puanı 6 olarak değiştirdim (24 Ocak 2009). Benimle aynı puanı (6) verenlerin sayısı 8015 (% 19,7). 8 verenlerin sayısı 6896 (% 17) – ki bu sayıya şimdilik benim eskiden verdiğim oy da dâhil.
11:14 (2003) <8> Yönetim ve Senaryo: Greg Marcks
ABD; 82 dakika
Oyuncular: Henry Thomas (Jack), Blake Heron (Aaron), Barbara Hershey (Norma), Clark Gregg (Officer Hannagan), Hilary Swank (Buzzy), Shawn Hatosy (Duffy), Stark Sands (Tim), Colin Hanks (Mark), Ben Foster (Eddie), Patrick Swayze (Frank), Rachael Leigh Cook (Cheri)
            Bir kaza bir sürü yanlış anlamayı ve bir ölümü tetikler. Bir olayın etkisinin, suya atılan taşın yarattığı halkalar gibi yayılışı anlatılıyor. Birkaç kişinin “kaderi” tam gece 11:14’te düğümleniyor.
            Aslında tüm filmler bunu anlatmaz mı: Kısa bir süre içinde bir hayattan kesitler ya da tüm bir hayat. Anlattığı şey bakımından filmler üstü bir film denilebilir. “Kader/yazgı” denen şey üzerine bir kez daha düşünmemizi sağlıyor. Sadece, o kadar olabilir, hayatta zaten hep olan bir şeyi anlatıyor ki, bizim destansı bir şey görmek isteyen gözlerimize (en azından benimkilere), film birazcık yavan geliyor.
            11.02.2009’da filmin imdb.com puanı 7,3 (13778 oy). Ben 8 verdim. Oy verenlerin %30,3’ü (4179 kişi) aynı notu vermiş.

2012 Doomsday (2008) <1> Yönetmen: Nick Everhart, Senaryo: Nick Everhart (Naomi L. Selfman’ın öyküsünden)
ABD; 92 dakika
Oyuncular: Cliff De Young (Lloyd), Dale Midkiff (Dr. Frank Richards), Ami Dolenz (Susan), Danae Nason (Sarah), Joshua Lee (Alex), Sara Tomko (Wakanna), Caroline Amiguet (Dr. Trish Lane),      Shirley Raun (Mrs. Reed), Louis Graham (Dr. Ian Hunter)
            Maya’ların 21 Aralık 2012 yılında kıyametin kopacağı kehaneti ile Hıristiyan “Mesih / Günlerin Sonu” öğretisini harmanlamaya çalışmışlar ve ortaya bu at pisliği çıkmış (film?). Üstelik at pisliği çimenler için faydalı iken bu şey (film?) beynimiz için zararlı.
            İzlediğim en kötü filmler arasında birinciliği kesinlikle hak etti. Imdb.com’a film hakkında eleştiri yazanlardan bazı alıntılar yapıyorum:
            “Yaşamımın 90 dakikasını geri istiyorum.”, “Gördüğüm en kötü film”, “Nasıl oldu da IMDB’nin en kötü 100 film listesine giremedi?”, “Kıyamet günü geliyor mu? Kıyamet günü geldi, işte bu film kıyamet.” “Filmin ilk 10 dakikasını izledim ama size bunu kesinlikle denememenizi öneriyorum. Kendinizden ve yaşamınızdan nefret ediyor olsanız bile buna değmez.”, “Bu film gezegendeki en şeytani çöp parçası.”, “Bunun gibi filmler yapmak kanunlar tarafından cezalandırılmalı.”, “Şeyden daha güzel… Hiçbir şeyden.”, “Bir dakika durun, bu bir film miydi?”, “Tarihteki en kötü film.”, “İnançlı bir Hıristiyan iseniz ve kıyametle ilgili kehanetlere inanıyorsanız bile bu filmi izlemeyin; inancınız sarsılabilir.”, “Tanrının bu filme bir ilgisinin olmadığını ümit ediyorum, çünkü eğer ilgisi varsa dünyamız gerçekten de yok oluşun eşiğine gelmiştir.”, “Nasıl film yapılmaz öğrenmeleri için sinema öğrencilerine eğitim filmi olarak gösterilmeli.”, “Şoke edecek kadar berbat.”, “Lütfen kendinize bir iyilik yapın ve bu filmi izlemeyin.”, “Umarım bu filmin yapımcıları mutludur, hayatımdan bir buçuk saati heba etmeme neden oldular ve beni tarihin en büyük sorusuyla baş başa bıraktılar: Bundan daha kötü bir film olabilir mi?”.
            Ben tabi ki sıfır vermek mümkün olmadığı için 1 puan verdim. 13 Şubat 2009 Cuma günü imdb.com puanı 1,9 (2064 oy). Oy verenlerin %72,2’si (1490 kişi) 1 vermiş. 10 veren 139 adet salak da mevcut (%6,7).
A Man For All Seasons / Her Devrin Adamı / Dürüst Bir Adam (1966) <8> Yönetmen: Fred Zinnemann, Senaryo: Robert Bolt (kendi oyunundan)
Birleşik Krallık; 116 dakika
Oyuncular: Paul Scofield (Thomas More), Wendy Hiller (Alice), Leo McKern (Cromwell), Robert Shaw (Henry VIII), Orson Welles (Cardinal Wolsey), Susannah York (Margaret), Nigel Davenport (Norfolk Dükü), John Hurt (Rich)
            Ünlü “Utopia / Ütopya”nın yazarı Sir Thomas More’un (07 Şubat 1477 – 06 Temmuz 1535) 8. Henry’nin yeni evliliğini onaylamaması üzerine yaşanan olaylar ve Moore’un ilkeleri uğruna idama gidişi.
            Thomas More kelime oyunları yoluyla adalete sığınan bir adam gibi geldi bana. Papanın İsa’nın yeryüzündeki vekili olduğuna olan kesin inancı basiretini bağlamış görünüyor. Yine de kralın ona yaptığı zulümdür. Adam fikirlerini yaymaya çalışmamış, işlediği suç traji-komik ama sadece şu: Çok dürüst bir adam olarak, kralın evliliğini herkesin onaylamasına rağmen onun onaylamamasının, kralı vicdanen huzursuz etmesi. Filmin esas etkisi de böyle bir adamın uğradığı haksızlığı anlatmasından. Bazen sessizlik bile çok şey ifade ederi ana konusu yapmış bir yapıt.
            More’un dediği gibi “Hukuk herkese eşit uygulanmalı, şeytana bile.” Ağırkanlı, gerilimi diyaloglarda sarf edilen cümlelerin ima ettikleriyle sağlayan bir film.
19 Eylül 2009’da imdb.com notu 11.436 oya göre 8,1 [izleme tarihi 30 Temmuz 2009].
Absurdistan (2008) <6> Yönetmen: Veit Helmer, Senaryo: Zaza Buadze, Veit Helmer, Gordan Mihic
Almanya, 84 dakika
Oyuncular: Kristyna Malérová (Aya), Maximilian Mauff (Temelko), Nino Chkheidze (Büyükanne)
            Çekimleri Gürcistan ve Azerbaycan’da yapılmış. Oyuncuları arasında Kafkas halklarından kişilerin olduğu bir film. Almanya yapımı ama dili Rusça.
            Aynı gün aynı yerde doğan, dört yaşında “nişanlanan”, sekiz yaşında “evlenen” Aya ve Temelko’nun aşklarını anlatıyor. Yardımcı hikâye de köylerinin çektiği susuzluğun giderilmemesinin doğurduğu kadın erkek sürtüşmeleri.
“Sevgi emek ister”, “sevdiğinizi kazanmak için gayret göstermelisiniz, duyarlı olmalısınız” temalı filmlerden. Çevre kirliliği ve küresel ısınma gibi tüm dünyanın geleceğini yakından ilgilendiren bir konuya; temiz su kaynaklarının kıtlığı konusu da işliyor. Suyumuz olmazsa hiçbir şeyimizin olmayacağını vurguluyor.
Vermeye çalıştığı mesaj için ve güzel birkaç sahne için beğendiğim bir film.
Filmin bir yerinde kadınlar Türkçe bir şarkı ile dans ediyor: “Yabancı olduk şimdi / Yazık birbirimize / İstersen gel dönelim / Eski günlerimize” J
Emir Kusturica’nın yönettiği “Dom Za Vesanje / Çingeneler Zamanı” (1988) ve “Underground / Yeraltı” (1995) filmlerindekine benzer şen şakrak, tuhaf köylüler bu filmde de var.
            Senaryosunda önemli boşluklar olmasaydı, olay örgüsü daha iyi tasarlansaydı çok iyi bir film olabilirdi: Örneğin köyün çocukları birden neden ortadan kayboldu. Ya da Temelko neden su ulaştırma işine geç başlıyor, kızı çok sevmiyor mu? (ki çok sevdiği anlatılıyor).
27 Mart 2009 tarihinde imdb.com puanı 201 oy ile 7. Ben 6 verdim. 28 kişi (% 13,9) benimle aynı fikirde. Bu filmin altyazılarını İngilizce’den çevirip internetten yayınladım. Benden 55 dakika önce biri yayınlamasaydı Türkiye’de bir ilki gerçekleştirmiş olacaktım. J
Ace in the Hole / The Big Carnival / Büyük Karnaval (1951) <8> Yönetmen: Billy Wilder, Senaryo: Billy Wilder, Lesser Samuels, Walter Newman
ABD; 111 dakika
Oyuncular: Kirk Douglas (Chuck Tatum), Jan Sterling (Lorraine Minosa), Bob Arthur (Herbie Cook), Porter Hall (Jacob Q. Boot), Frank Cady (Mr. Federber), Richard Benedict (Leo Minosa), Ray Teal (Şerif Gus Kretzer), Lewis Martin (McCardle), John Berkes (Baba Minosa), Frances Dominguez (Anne Minosa), Gene Evans (Şerif yardımcısı)
            Büyük şehirlerde yayınlanan yüksek tirajlı birkaç gazeteden kovulan hırslı muhabir Charlie “Chuck” Tatum, küllerinden yeniden doğmasını sağlayacak bir sansasyonel bir haber yapıp tekrar büyük gazetelerin aranılan adamı olurum umuduyla bir taşra gazetesinde işe girer. Bir yıl geçmiştir ama ilgi çekici hiçbir olay olmamıştır. Derken bir gün bir çıngıraklı yılan avını haber yapması istenir. Yolda genç gazeteci arkadaşı Herbie’yle giderlerken hiç beklemedikleri bir anda haber karşılarına çıkar. Kızılderililere ait 450 yıllık harabelerde hazine arayan Leo Minosa adındaki bir adam Yedi Akbaba Dağı’ndaki mağarada göçük nedeniyle mahsur kalmıştır.
            Medyanın haberleri süsleyip püslemesi, hırsın insanın gözünü kör edişi ve haksızlık yapmasına neden oluşu, insanların doymak bilmez merakları ve aptallıkları, yârin vefasızlığı vb. hedef tahtasına konulmuş. İyi yazılmış nükteli diyaloglarıyla ön plana çıkıyor.
            Chuck Tatum’un hiçbir kutsal değer tanımazken Leo’nun ölümü yaklaştıkça nedamet getirmesi ve birden iyi adam olması inandırıcı olarak anlatılmamış ve bu anlatamayış filmi zayıflatmış. Senaryoda bununla ilgili iki üç sayfa atlanmış adeta.
            Öğüt verici bir film. Leo’nun diğer herkesin aslolan şeyi unuttuğu sırada sürekli oğlunun kurtulması için dua eden annesi, vicdanın sesi gibi duruyor. Akın akın gelen insanların Leo’nun mahsur kaldığı dağın etrafını bir karnaval yerine, herkesin mutlu olduğu bir açık hava tımarhanesine çevirmesi çok çarpıcı. Yaparlar mı? Hepimiz biliyoruz ki, yaparlar!
19 Eylül 2009’da imdb.com notu 6.536 oya göre 8.2 [izleme tarihi 23 Temmuz 2009].
Akira (1988) <9> Yönetmen: Katsuhiro Ôtomo, Senaryo: (Katsuhiro Ôtomo’nun resimli romanından), Izô Hashimoto, Katsuhiro Ôtomo
Japonya; 125 dakika (2001’de yenilenen versiyon)
            Konusunu özetlemek pek mümkün değil. Ama yeni evrenlerin doğuşu ile ilgili bir şeylerden söz ettiğini ve Üçüncü Dünya Savaşı’ndan 31 yıl sonra, 2019 yılının Tokyo şehrinde geçtiğini söyleyebilirim.
            Böylesine yoğun bir çizgi filme şimdiye kadar hiç rastlamadım. Belki de bu kadar yüklü olmasını garipsediğimden 10 değil de 9 puan verebildim. Çok doğurgan bir hayal gücünün ürünü olduğu belli. Bir hayli de şiddet görüntüsü içeriyor. 18 yaşından küçüklere önermem.
            23 Ocak 2009 Cumartesi günü, imdb.com notu 7,8 (32.108 oy). Ben 9 verdim. 6703 kişi (% 20,9) benimle aynı görüşte.
Amants du Pont-Neuf, Les / Köprü Üstü Âşıkları / Dokuzuncu Köprü Âşıkları (1991) <8> Yönetmen ve Senarist: Leos Carax
Fransa; 121 dakika
Oyuncular: Juliette Binoche (Michèle Stalens), Denis Lavant (Alex), Klaus-Michael Grüber (Hans), Marion Stalens (Marion)
            1989 – 1991 yılları. Paris’te “yaşayan” evsizlerden ikisine odaklanıyor film: Alex ve Michele. Bir de Alex’e uyuması için gerekli olan uyuşturucu maddeyi sağlayan yaşlı evsiz Hans var, Michele’in köprüde bulunmasından hiç hoşlanmayan. Toplumun artıklarının, tamirde olduğu için yaya ve araç trafiğine kapatılmış bir köprü üzerindeki ve çevresinde geçen yaşamından ve adeta zorunlu aşklarından kesitler. Michele’in ilk aşkı Julien’den miras kalan derin bir kalp yarası vardır. Alex ise Michele’i hemen sahiplenmiştir, ilk aşkından kıskanmaktadır.
            Pasaklı vaziyetteyken ve bir gözü bantla kapalıyken Juliette Binoche güzelliği hakkında fazla ipucu vermiyor. Ama ırmaktan doldurduğu pet şişedeki suyla çırılçıplak “duş aldığı” sahne bir var.
            Filmde çok ilginç bir sarhoşluk sahnesi var: İkili sarhoş olmuş kaldırımın üstünde deli gibi gülerek kıvranmaktadır. Çöpler (kahve bardağı, şarap şişesi) dev boyutlar almıştır. Ya da ikili küçülüvermiştir. İlk anda ayırtına varamadığınız bir efekt.
            Fransız İhtilali’nin ikiyüzüncü yıldönümü dolayısıyla yapılan havai fişek gösterisi sırasında ikilinin sağa sola ateş ettiği, sonra çılgınca dans ettiği sonra da çaldıkları sürat teknesiyle ırmak gezintisi yaptıkları sahneler sinema tarihinin belki de en güzel ipini koparma, zincirinden boşanma sahneleridir (bir de deniz kenarında koşarken yaptıkları bir edepsizlik var; genel izleyiciye uygun değil ama)
            Geminin en ucunda kadın önde erkek arkada durma numarası “Titanic” (1997) ten önce bu filmde yapılmış.
            Tabloları gerçekten Binoche çizmiş. Komple sanatçı.
            İkili çiğ balık yerlerken Michele belki de sinema tarihinde ilk kez Japon yemeğine atıfta bulunuyor, “sushi” diyor. Kültürel küreselleşmenin simgelerinden biri belki de ilk kez perdeye çıkmış oluyor.
            Tükenişlerinin son evresinde yollar kesişen iki insanın standart dışı aşkının öyküsü izlemeye değer. Sonlara doğru senaryo tekliyor, film zayıflıyor ama güzellikleri göz ardı edilemez.
            19 Eylül 2009’da imdb.com notu 3.490 oya göre 7,3 [izleme tarihi 25 Temmuz 2009]
Arsenic and Old Lace (1943) <2> Yönetmen: Frank Capra, Senaryo: Julius J. Epstein, Philip G. Epstein (Joseph Kesselring’in oyunundan)
ABD; 113 dakika
Oyuncular: Cary Grant (Mortimer Brewster), Priscilla Lane (Elaine Harper), Raymond Massey (Jonathan Brewster), Jack Carson (O'Hara), Edward Everett Horton (Mr. Witherspoon), Peter Lorre (Dr. Einstein), James Gleason (Lt. Rooney), Josephine Hull (Abby Brewster), Jean Adair (Martha Brewster), John Alexander ('Teddy Roosevelt' Brewster), Grant Mitchell (Rahip Harper)
            Mortimer Brewster evlilik karşıtı kitaplar yazan bir tiyatro eleştirmenidir. Sevimli yaşlı halalarının komşusu olan bir rahibin kızıyla evlendiği gün korkunç bir gerçeği öğrenir: Halaları “huzura kavuşmaları için” yalnız ve yaşlı erkekleri zehirleyip öldüren ve akli dengesi bozuk diğer yeğenlerinin (kendisini eski ABD başkanı Theodore Roosevelt sanmaktadır) yardımıyla evlerinin bodrumuna gömen iki sevimli manyaktır. Bir de evin yıllardır kayıp olan oğlu cani Jonathan, yardımcısı olan deli Dr. Einstein tarafından değiştirilip Frankenştayn’ın canavarına (Boris Karloff’a) benzetilen suratıyla ve arabasının bagajındaki bir cesetle ortaya çıkınca işler iyice karışır.
            Bir tiyatro oyunundan uyarlandığı için neredeyse tamamı bir evin içinde geçiyor. Bir kara komedi. Anlatımdaki pek çok boşluk gerçek hayatta böyle olmaz dedirtiyor sık sık. Örneğin Elaine karakteri filmin büyük bir bölümü boyunca unutuluveriyor.
            Cary Grant’ın abartılı mimik kullanımı çok itici, rolüne hiç yakışmamış. Diğer herkes rolünde çok başarılı.
            Amerikan askeri Avrupa’da, Afrika’da ve Japonya’da savaşırken birileri de böyle filmler çekmiş. Yaman bir çelişki. “Kimimiz vatan için öldük, kimimiz nutuk söyledik).
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 26.519 oya göre 8,1 [izleme tarihi 22 Temmuz 2009]
A.R.O.G. (2008) <5> Yönetmen: Ali Taner Baltacı, Cem Yılmaz, Senaryo: Cem Yılmaz
Türkiye; 123 dakika
Oyuncular: Cem Yılmaz (Arif / Logar / Kaaya / Enigma / Koobar), Ozan Güven (Taşo), Özkan Uğur (Dimi), Nil Karaibrahimgil (Mimi), , Zafer Algöz (Karga / Kumo / Doktor), Özge Özberk (Ceku), Hasan Kaçan (Cuhara), Muhittin Korkmaz (Tihilu / Bidi)
            2004 tarihli uzay çağında geçen Cem Yılmaz filmi “G.O.R.A.”nın günümüzden bir milyon yıl önce geçen bir çeşitlemesi. Oyuncuların ve karakterlerin çoğu ilk filmin aynı.
            Türk sinema sanayi ölçütlerinde üzerinde oldukça çalışılmış, eli yüzü düzgün bir film.
            Senaryonun bir filmi iki saat izlettirecek enerjiden yoksun oluşu filmin en önemli engeli. İnsan “Madem senaryo iki saati hakkıyla dolduramıyor, 20 – 30 dakika daha kısa sürecek şekilde kurgulanamaz mıydı?” diye düşünmeden edemiyor.
            Dinozor efektleri sinemamız açısından neredeyse devrimsel nitelikte.
            Filmden aklımda kalan en unutulmaz iki şey: 1- Cem Yılmaz “Kaaya” rolünde Fransız aktör Jean Reno’ya çok benziyor. 2- Nil Karaibrahimgil’in çok hoş taş devri şarkısı.
            27 Mart 2009 tarihinde imdb.com notu 2.050 oyla 7,5. Ben gösterilen çaba için 5 verdim. 111 kişi (% 5,4) aynı notu vermiş.
Au Revoir Les Enfants / Elveda Çocuklar (1987) <4> Yönetmen ve Senarist: Louis Malle
Fransa, Batı Almanya; 105 dakika
Oyuncular: Gaspard Manesse (Julien Quentin), Raphael Fejtö (Jean Bonnet / Jean Kippelstein), Francine Racette (Mme Quentin), Stanislas Carré de Malberg (François Quentin), Philippe Morier-Genoud (Peder Jean), François Berléand (Peder Michel), François Négret (Joseph), Peter Fitz (Muller), Pascal Rivet (Boulanger)
            İkinci Dünya Savaşı yılları. Film bir kadının biri evlatlarını tren istasyonunda Paris’ten başka bir yere uğurladığı sahne ile açılıyor. Keşişlerin yönettiği zengin Fransızların savaşın etkilerinden olabildiğince uzakta eğitimlerine devam ettikleri bir yatılı erkek lisesindeki hayattan kesitler. Okulda gerçek kimliğini gizleyen bir Yahudi çocuk vardır [Malle, senaryoyu kendi başından geçen gerçek olaylardan yola çıkarak yazmış diyorlar].
            Yahudi olmanın her yerde ve her yaşta çok zor olduğunu anlatan bir film. Ayrımcılığın her yerde ve her zaman hazır ve iş başında olduğu üzerine bir film de diyebilirim.
            Filmin içinde bir başka film gösteriliyor. Gençlere canlı keman ve piyano müziği eşliğinde Charlie Chaplin’in “The Imigrant”ı izlettiriliyor. Oldukça uzun bir saygı duruşu olmuş büyük komedyene.
            Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan almış. Ünlü ve eleştirmenlerin övdüğü bir film daha fos çıktı gözümde.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 8.404 oya göre 8,1 [izleme tarihi 22 Temmuz 2009].
Australia (2008) <2> Yönetmen: Baz Luhrmann, Senaryo: Stuart Beattie, Baz Luhrmann, Ronald Harwood, Richard Flanagan
Avustralya, ABD; 165 dakika
Oyuncular: Nicole Kidman (Lady Sarah Ashley), Hugh Jackman (Drover; celep), Brandon Walters (Nullah), David Wenham (Neil Fletcher), David Gulpilil (Kral George; büyücü), Ben Mendelsohn (Yüzbaşı Dutton), David Ngoombujarra (Magarri), Jacek Koman (Ivan; bar sahibi), Jack Thompson (Kipling Flynn; sarhoş muhasebeci), Angus Pilakui (Goolaj), Bryan Brown (King Carney), Yuen Wah (Sing Song), Tony Barry (Çavuş Callahan), Ursula Yovich (Daisy)
            Olaylar 1939 – 1941 yılları arasında Kuzey Avustralya’da geçiyor. İngiltereden kalkıp kocasının sığır çiftliğine gelen Lady Ashley, kocasının öldürüldüğünü ve en yakın adamı tarafından aldatıldığını öğrenir. Nullah adlı kırma bir aborijin çocuğun cesaretlendirmesi ve Drover’ın (celepin) yardımıyla 1.500 baş sığırdan oluşan sürüsünü Avustralya ordusunun beslenmesi için Darwin’e ulaştırmayı başarır. Bunun ardından filmin ikinci ve ilkinden kopuk duran yarısı başlar: Bir aşk ve bir hırs hikâyesi.
            Masalsı parçalar serpiştirilmiş üzerine ama bu parçalar bünyeye batıp karışamamış; yüzeyde kalmış.
Çok fazla uzatılmış, heyecanlandırmayı başaramayan (sığır sürülerinin uçuruma koştuğu sahnede bile) bir film. Medya oynatıcı programın (GOM player) normalden % 20 - % 50 daha hızlı oynatma özelliğini neredeyse tüm film boyunca sık sık kullanmak zorunda kaldım.
            Baş kadın ve baş erkek oyuncu arasında uygun kimyasal karışım oluş(a)maması önemli bir eksiklik.
Aborijinlere uygulanan ayrımcılık için özür diler tavrı takdire şayan.
            Lady Ashley karakteri, özellikle filmin ilk dakikalarında, “Cera Una Volta il West / Once Upon a Time in America / Batı’da Kan Var” (1968) filmindeki Jill karakterini anımsattı bana. O da, çok uzaktan kocasının çiftliğine geldiğinde onun ve ilk eşinden olan çocuklarının cestleriyle karşılaşıyordu ve topraklarını terk etmesini isteyen kötü adamlar vardı yine.
            03 Haziran 2009’da imdb.com notu 25.996 oya göre 6,9. Ben 2 verdim. 455 kişi (% 1,8) benimle aynı oyu vermiş.
Aviator, The / Göklerin Hâkimi / Havacı (2004) <4> Yönetmen: Martin Scorsese, Senaryo: John Logan
ABD, Almanya; 163 dakika
Oyuncular: Leonardo DiCaprio (Howard Hughes), Cate Blanchett (Katharine Hepburn), Kate Beckinsale (Ava Gardner), John C. Reilly (Noah Dietrich), Alec Baldwin (Juan Trippe), Alan Alda (Senatör Ralph Owen Brewster), Ian Holm (Professor Fitz), Danny Huston (Jack Frye), Gwen Stefani (Jean Harlow), Jude Law (Errol Flynn), Adam Scott (Johnny Meyer)
            1905-1976 yılları arasında yaşayan sinema yapımcısı, pilot, uçak tasarımcısı, hava yolu şirketi sahibi, hastalık hastası, paranoyak, yarı sağır, şımarık, zengin Howard Hughes’un yaşamının 1927 – 1948 arasındaki bölümünden kareler.
            ABD’li kafadan sakat zengin bir adamın hayatından parçaları (daha doğrusu bu filmi yapanların yorumunu) izlerken ne beklemeliydim bilmiyorum. Ama aslına uygun kostüm terziliği ve mekân işçiliğinden daha fazla bir şey beklediğim kesin. Çünkü ekranda gördüğüm şey beni kesinlikle tatmin etmedi.
            Fazlasıyla Freudiyen bir film bir kere. Hughes çocukluğunda annesinin özenli temizleme alışkanlıkları yüzünden, salgın hastalıktan dolayı ölmekten kurtulmasından öyle etkilenmiş ki; bize gösterildiği haliyle, ömrünü hep korkuları çocukluk yönetmiş. Bu yorum bana biraz fazla eski moda geldi. Ayrıca yeri geldiğinde çok sosyal olup herkesle tokalaşmasını bilmesini ve sürekli yenisini bulduğu kadınlarla gayet doğal biçimde sevişebilmesini açıklayamıyor. Upuzun bir filmin senaryosu, işine geleni açıklayan bir varsayıma dayandırılamaz. Ya da ısrar edilip dayandırılırsa böyle zayıf bir film çıkar ortaya.
            Filmin son yarım saatinde Hughes’in hastalıklı varoluşuna Amerikan rüyasının (serbest girişim hakkının, liberal ekonominin) savunucusu rolü yamanmaya çalışılmış. Olmuş mu? Yama gibi duruyor işte.
            Filmin işçiliği güzel. Olayların geçtiği tarihlerin kostümleri, araç gereçleri, mekanları gayet güzel gözler önüne serilmiş. Gerçi o yıllarda şeylerin böyle olup olmadığını bilmem mümkün değil. Daha önce izlediğim filmlerde anlatılan “o yıllara” benziyor diyebilirim en fazla. Hollywood’un iyi işçilik örneği ürünlerinin temel sorununa gelip dayanmış bulunuyoruz bu vesileyle. Size bir sır vereyim, yaklaştırın kulağınızı: Bir filmde –yani senaryoda- insanı diğer insanlarla ilişkileri temelinde, dürüstçe (yani kendi varoluşunuzdan bildiğiniz gerçeklerle uyumlu; yani önce kendinize karşı dürüst olarak) işlemezseniz, kostüme, özel efekte, fon müziğine bel bağlarsanız; sonuçta yaptığınız şeyin bütününden kuşku duyulur. Önce insan gelir. Onu iyi anlatmalısınız. Geriye kalan her şey daha az önemlidir. Bir başka deyişle eserin iyi işçiliği ile sarhoş olmak iyi bir şey değildir. Ama özellikle bütçesi yüksek, çalışan uzmanı çok olan filmlerde sık sık bu yanlış yapılır. O yüzden yüksek bütçeli, iyi oyunculu, iyi yönetmenli, iyi kostüm tasarımcılı ama kötü senaryolu birçok film vardır.
            Yazmadan geçemeyeceğim bir şey daha var. Leonardo DiCaprio yi bir oyuncu değil, iyi bir oyuncu olamaz çünkü. Bu fizyolojik olarak mümkün değil. Öylesine temiz, pürüzsüz bir yüzü var ki o yüze hiçbir şey oturmuyor. Hughes’un hayatından 21 yılın anlatıldığı filmde, yüzünde, bakışlarında makyajla yapılan rötuşlar dışında bir değişim yok. Ya da bana öyle geliyor. Sonuçta buraya “bana öyle gelenler”i yazıyorum.
            23 Nisan 2009 tarihinde imdb.com notu 69,976 oyla 7,6. Ben 4 verdim (100 üzerinden 43). 1413 kişi (% 2) aynı notu vermiş.

Film Yazıları (M - Z) için tıklayınız.

Badlands (1973) <3> Yönetmen ve Senarist: Terrence Malick
ABD; 94 dakika
Oyuncular: Martin Sheen (Kit), Sissy Spacek (Holly), Warren Oates (Holly'nin babası), Ramon Bieri (Cato), Alan Vint (Şerif yardımcısı), Gary Littlejohn (Şerif), John Carter (Zengin adam)
            Biri 25 yaşında bir aylak adam (Kit), diğeri 15 yaşında lise öğrencisi bir kız (Holly), iki dengesiz gencin aşklarının ve kanlı maceralarının kızın bakış açısından anlatımı. Erkek kontrol delisi, kız kontrol edilme delisi. Gerçek bir vakadan uyarlanan filmin konusu 1959 yılında geçiyor.
            Filmde Kit tarafından -biri kızın babası olmak üzere- en az altı kişi öldürülüyor. Kilere kilitledikten sonra ateş ettiği sevgililerin akıbeti muallâkta kalmış.
            Adını çok duyduğum bir kült filmi daha izlemiş oldum. Büsbütün olmasa da önemli oranda hayal kırıklığı yarattı.
            Bu filmin üretilmesinin, kime ne faydası olabilir. Sağlıklılığa, iyiye dönük bir psikolojik inceleme çabası göremedim. Ortada ders alınacak çok büyük bir hikâye de yok. Sanırım o dönemde “reality show”lar, cinayet belgeselleri pek yapılmıyordu ve o açığı kapatmak, o merakı tatmin ederken para kazanmak için bu film yapılmış.
            Tek akılda kalıcı bölümü, yakalandıktan sonra Kit’in dobralığına hayran kalan polislerin neredeyse onun sırtını sıvazlar tavır takınması. Yani sanki genç bir adam bir-iki hafta kafasına göre takılmış, işte o kadar. Derinden kınanmasını gerektiren bir durum yoksa da alışkanlık gereği idama mahkûm ediliyor.
18 Eylül 2009’da imdb.com notu 14.226 oya göre 7,9 [izleme tarihi 21 Temmuz 2009].
Bank Job, The / Banka İşi (2008) <4> Yönetmen: Roger Donaldson, Senaryo: Dick Clement, Ian La Frenais
Birleşik Krallık; 107 dakika
Oyuncular: Jason Statham (Terry Leather), Saffron Burrows (Martine Love), Stephen Campbell Moore (Kevin Swain), Daniel Mays (Dave Shilling), James Faulkner (Guy Singer)
            1971 yılında Londra’da yapılan bir banka soygunu ve etrafında dönen entrikalar. Entrika çevirenler içinde kraliyet ailesinden bir gencin seks yaparken çekilmiş fotoğrafları, uyuşturucu kaçakçısı bir zenci lider, rüşvetçi polisler ve gizli servisteki derin devletçiler var.
            Gerçek olaylardan uyarlanmış. Filmin en etkileyici yönü gerçekten olmuş olayları anlatıyor olması. Sinema gerçeği ne kadar aktarabilirse tabii. Fazla uzatmadan konuyu doğrusal bir kronolojiyle aktarmışlar. Yeterli gerilim yok filmde. İzlenmese de olur.
18 Eylül 2009’da imdb.com notu 43.377 oya göre 7,5 [izleme tarihi 21 Temmuz 2009]
Bee Movie / Arı Filmi (2007) <2> Yönetmenler: Steve Hickner, Simon J. Smith; Senaryo: Jerry Seinfeld, Spike Feresten, Barry Marder, Andy Robin
ABD; 87 dakika
            Sıradan arı hayatı yaşamak istemeyen bir arı insanların dünyasına katılır, arıların ballarını çaldıkları için insanları dava eder.
            Film fantastiğin sınırını aşıp saçmalık sularına yelken açmış. Arı çok fazla insan olmuş. İyi espriler var ama bunlar tüm filmi kurtaramamış.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 26.782 oya göre 6,4 [izleme tarihi 09 Temmuz 2009]
Belle et la Bete, La / Güzel ve Çirkin (1946) <5> Yönetmen ve Senarist: Jean Cocteau
Fransa; 90 dakika
Oyuncular: Jean Marais [Canavar / Prens], Josette Day [Belle], Mila Parély [Félicie], Nane Germon [Adélaïde], Michel Auclair [Ludovic], John Kuether [Baba]
            Ünlü bir masalın sinema uyarlaması: Mali durumu bozuk üçü kız dört çocuklu olan bir tüccar bir gün ormandan geçerken yolunu kaybeder. Yolunun üstündeki gizemli, her şeyin kendi kendine hareket ettiği bir şatoda yer içer. Evin sahiplerini ararken kızlarının en iyi kalpli olanının isteği gelir aklına: Bir gül. Bir gülü kopardığı an hiddetle bir canavar çıkar ortaya, “Seni öldüreceğim!” der. Tek kurtuluş şansı kızlarından birinin onun yerine ölmeyi kabul etmesidir. İyi yürekli Belle babasının yerine canavarın kurbanı olmaya gönüllü olur. Gizemli şatoya gider. Canavar ona aşık olur; çirkin ama iyi yüreklidir. Her akşam yedide ortaya çıkacak ve ortadan kaybolmadan önce hep aynı soruyu soracaktı: “Belle, benimle evlenir misin?”
            Fırtınalı bir aşkın ve sevginin güzelleştirici etkisinin bir alegorisi. “King Kong” (1933, 1976, 2005) filmlerinin ruh ikizi.
            Özel efektleri dönemi için oldukça başarılı.
            19 Eylül 2009’da imdb.com notu 8.608 oya göre 8,1 [izleme tarihi 23 Temmuz 2009].
Ben-Hur (1959) <4> Yönetmen: William Wyler, Senaryo: Karl Tunberg (Lew Wallace’ın romanından)
ABD; 203 dakika
Oyuncular: Charlton Heston (Judah Ben-Hur), Jack Hawkins (Quintus Arrius), Haya Harareet (Esther), Stephen Boyd (Messala), Hugh Griffith (Şeyh Ilderim), Martha Scott (Miriam), Cathy O'Donnell (Tirzah), Sam Jaffe (Simonides), Finlay Currie (Balthasar / Anlatıcı), Frank Thring (Pontius Pilate), Terence Longdon (Drusus)
            Ben-Hur haksızca suçlanır ve mahkûm edilir. Bir dizi maceranın ardından intikamını alır. Filmin sonuna doğru Hz. İsa sayesinde nihai kurtuluşun yolunu bulur.
            Dinsel tarih, macera, aşk, ihtiras, entrika, intikam, bol dekor ve kostüm bir araya getirilip karılmış ve ortaya upuzun bir film konulmuş. Filmin ancak kırkıncı dakikadan sonra biraz hız kazanıyor. Elektriği çoğunlukla düşük.
            İkinci kez izlemeye değer tek yeri yarım saatten fazla süren at arabası yarışı sahnesi. O sahnenin çekim tekniği hala göz kamaştırıcı (10 üzerinden 9 eder). Eserin sinema sanatına katkısı bu sahne olmuş.
            Filmde Hz. İsa ile Ben-hur’un yolları birkaç kere kesişiyor. Hz. İsa’nın yüzü hiç gösterilmiyor.
18 Eylül 2009’da imdb.com notu 51.631 oya göre 8,2 [izleme tarihi 10 Temmuz 2009]
Billy Elliot (2000)<10> Yönetmen: Stephen Daldry, Yazan: Lee Hall
Birleşik Krallık, Fransa; 110 dakika
Oyuncular: Jamie Bell (Billy Elliot), Gary Lewis (Jackie Elliot; baba), Julie Walters (Bayan Wilkinson; bale öğretmeni), Stuart Wells (Michael Caffrey; eşcinsel çocuk), Jean Heywood (Büyükanne), Jamie Draven (Tony Elliot; ağabey), Nicola Blackwell (Debbie Wilkinson)
            Hikâye 1984 – 1985 yıllarında İngiltere’nin kuzeydoğu sahilindeki bir maden kasabasında geçer (Maden kasabası mı madenci kasabası mı? Kasaba mı maden için maden mi kasaba için?). Kahramanımız Billy Elliot, 11 yaşındadır. Maden işçileri olan babası ve ağabeyiyle, yaşlılık nedeniyle gelgit akıllı olmuş büyükannesi ile birlikte yaşamaktadır. Annesi bir yıl önce vefat etmiştir ve onun yokluğunda aile bağları gevşemiş, mayhoşlaşmıştır. Babası tarafından boks kursuna gönderilmektedir. Ama Billy’nin içinde, boksör olma isteği değil, bir ortaya çıktımı artık gem almaz olan bir dans etme tutkusu vardır. Billy’nin kaderinde, babası ve ağabeyi gibi maden işçisi olmak yazılı değildir.
            Filmin voltajı yer yer düşüyor. Özellikle babanın önce büyük sonra küçük oğluna vurduğu sahneler yerine oturmamış gibi duruyor. Ama film insanın ne ise o olması gerektiği temasını (dansı seviyorsan dans et, eşcinselsen kendinden utanma vb.), Çaykovski’nin haşmetli “Kuğu Gölü” müziği eşliğindeki muhteşem bir finalle öyle güzel taçlandırıyor ki hiçbir pürüzü görmez oluyor göz. Kimileri yerin yedi kat dibindeki madene inerken, kimileri de hayallerini gerçekleştirip sahnede kanatlanıyor. Ama maden işçileri de bale izleyebilir, değil mi?
            Bu film yine İngiliz işçi sınıfını ve hayalleri olan bir çocuğu anlatan Ken Loach’ın “Kes” (1969) filmini hatırlattı bana. İki film madalyonun iki yüzünü gözler önüne seriyor sanki, ruh ikizi gibiler. “Kes” daha fazla olumsuz yüze odaklanırken “Billy Elliot” olumlu yana koyuyor yüreğini.
            Billy’nin bale okuluna gitmek için ailesinden ayrıldığı sahne, hele büyükannenin torununu bağrına basışı, yüreği doldurup ‘aile her yerde aile, insanlık; büyük bir aile’ dedirtiyor insana.
            Billy’nin dans ederken ne hissettiğini soran bale öğretmenine verdiği yürekten cevap: “Bilemiyorum. [Bir süre duraklar] Sadece iyi hissediyorum işte. Başlangıç zor oluyor. Bir kere başlayınca, sanki her şeyi unutuyorum. Bu sanki... Bir tür yok oluş. Bir tür kayboluş. Sanki içimdeki her şey değişiyor. İçimde bir ateş varmış gibi. Dans ederken sanki bir kuş gibi uçtuğumu hissediyorum. Elektrik gibi. Evet. Tıpkı elektrik gibi.”
            16 Mart 2009 Pazartesi tarihinde imdb.com puanı 32.831 oyla 7,7. Ben 10 verdim. 7.459 kişi(% 22,7) aynı notu vermiş.
Blindness / Körlük (2008) <7> Yönetmen: Fernando Meirelles, Senaryo: Don McKellar (José Saramago’nun romanından)
Kanada, Brezilya, Japonya; 120 dakika
Oyuncular: Julianne Moore (doktorun karısı), Mark Ruffalo (doktor), Gael García Bernal (Barmen; 3. koğuşun kralı), Alice Braga (siyah gözlüklü kadın; fahişe), Yusuke Iseya (kör olan ilk kişi), Danny Glover (tek gözlü adam), Yoshino Kimura (kör olan ilk kişinin eşi), Don McKellar (hırsız), Mitchell Nye (çocuk)
            Ne olduğu bilinmeyen bulaşıcı bir hastalık insanları kör etmeye başlar. Körler eski bir hastane binasında karantina altına alınır. Körler arasındaki bir kadın aslında kör olmadığı halde, ilk hastalardan biri olan göz doktoru kocasına yardımcı olmak için kör rolü yaparak karantina altında yaşamaktadır. Kendisine 3. Koğuşun kralı diyen bir adam (içeri nasıl soktuğu bir bilmece olan) tabancasıyla zorbalık yapar; hastalara getirilen yiyecekleri insanlara değerli eşyalarını vermeleri şartıyla verir.
            Özellikle ilk yarıda tutuk bir senaryosu var. İlginç bir fikir çok daha ilgi çekici bir biçimde sinemaya aktarılabilirdi. Körlüğün zorlukları ve birden bire kör olmanın verdiği dehşet perdeye iyi yansıtılamamış. Doktor ile siyah gözlüklü kadının yakınlaşması ilkokul müsameresi derecesinde derinlikli (!) verilmiş. Doktorun karısının bu durumu gördüğündeki tepkisi de.
Biraz iyi anlatılan tek şey medeniyet cilası sıyrılınca insanın zorbalaşması. En etkileyici bölüm 3. Koğuş zorbalarının yemek vermek için kadınları talep etmelerinden sonra gelen kısım. İnsan-hayvan en iğrenç hallerinden biriyle tokat kıvamında sergileniyor. Ve film bundan sonra nefes almaya başlıyor sanki.
İlginç bir post-apokaliptik (kıyamet sonrası) filmi olmuş.
            02 Şubat 2009 Pazartesi günü imdb.com puanı 7 (9460 oy). Ben de 7 verdim; 1655 kişi aynı oyu vermiş (%17,6).
Bolt (2008) 8/10 Yönetmenler: Byron Howard, Chris Williams, Senaryo: Dan Fogelman, Chris Williams
ABD, 96 dakika
Karakterler: Bolt, Penny, Mittens, Rhino, Dr. Calico, The Director / Yönetmen, The Agent / Menajer, Penny’nin annesi
            Bolt, sahibi olan genç kız Penny ile birlikte, süper güçleri olan bir köpeği canlandırdığı bir televizyon dizisinde rol almaktadır. Ancak Bolt, olanların bir filmin parçası olduğundan ve kendisinin de rol yaptığının farkında değildir. Taaaa ki…
            Konusu “The Truman Show” (1998) filmini anımsatıyor. Truman’da hayatının bir televizyon şovundan ibaret olduğunu anlıyordu; ama daha acı bir kavrayışla.
            Animasyon teknik açıdan bir harika. Yan karakterler olan güvercinler tıpkı “Madagascar” (2005) filmindeki penguenler gibi filmi daha çok sevdiriyorlar. Şişman hamster Rhino karakteri de unutulmaz.
            Filmi sakatlayan, 2 puanını kırdıran şey filmin düşünce yapısındaki bozukluk: Penny, Bolt’un hayatının 5 yılını –ki bir köpeğin hayatının neredeyse yüzde kırkına tekabül eder- bir hayal dünyasında, “sahibimi kötülüklerden koruyacağım” endişesiyle yaşamasına göz yummuştur. Bu gerçeği “Ama o Bolt’u çok seviyor.” gevezeliğiyle örtemezler, örtememişler J
            06 Haziran 2009’da imdb.com notu 7,5 (20.931 oya göre). Ben 8 verdim. 5938 kişi (% 28,4) aynı oyu vermiş. Bu en yüksek orana sahip oy aynı zamanda.
Bubba Ho-Tep (2002) <7> Yönetmen: Don Coscarelli, Senaryo: Don Coscarelli (Joe R. Lansdale’in kısa öyküsünden)
ABD, 92 dakika
Oyuncular: Bruce Campbell (Elvis), Ossie Davis (Jack), Ella Joyce (hemşire), Heidi Marnhout (Callie; güzel kız)
            Teksas’ta köhnemiş bir huzurevinde geçiyor film. Kendisinin gerçek Elvis Presley olduğunu iddia eden bir ihtiyar ile kendisinin komplocular tarafından siyaha boyandığını ve aslında Başkan John F. Kennedy olduğunu iddia eden zenci bir ihtiyar, yakından geçen nehre düşmüş bir otobüsten çıkan bir mumya ile mücadele eder. Mumya huzurevi sakinlerinin ruhlarını kıçlarından (!) emmektedir.
            Saçma sapan bir konuyu sıkmadan izlettiren küçük, iddiasız bir film. Yaşadığımız günlerin kıymetini bilmemiz gerektiğine dair bir mesajı var. Yer yer komik, yer yer hüzünlü. Az bütçe, az oyuncu ve az mekânla iyi bir iş çıkarmışlar.
            06 Şubat 2009, imdb.com notu 7,4 (19329 oy). Ben 7 verdim.
Call of Cthulhu, The / Ctulhu’nun Çağrısı (2005) <7> Yönetmen: Andrew Leman, Senaryo (H.P. Lovecraft’ın öyküsünden) Sean Branney, Müzik: Chad Fifer         , Ben Holbrook, Troy Sterling Nies, Nicholas Pavkovic
ABD; 47 dakika
Oyuncular: Ralph Lucas (Prof. George Gammell Angell), Patrick O'Day (Johansen), David Mersault (Polis müfettişi John Raymond Legrasse), Chad Fifer (Henry Wilcox), Noah Wagner (Kaptan Collins), Matthew Q. Fahey (Briden)
            H.P. Lovecraft’ın kendi yarattığı mitoloji evrenine dair anlattığı bir hikayeden, konuşmasız, müzikli ve siyah beyaz olarak çekilmiş bir film. Çekim tekniği filme, restore edilmiş bir sessiz dönem filmi, sanki 1925’te çekilmiş bir film havası vermiş. Bu çekim tekniğinin, hem düşük bütçe nedeniyle, hem de Lovecraft’ın ağır ve uğursuz anlatımını görselleştirmenin güçlüğünden bir nebze kaçınmak amacıyla tercih edildiğini düşünüyorum.
            Bilmeden ve istemeden, Ctulhu adında, milyonlarca yıl önce uzaydan Dünya’ya gelmiş dev bir canavarı uyandıran ve hayatları mahvolan denizcilerin, o canavarın gezegene yaydığı doğaüstü kötücül güçten etkilendiğinden dolayı aklını yitirmek üzere olan bir adamın dilinden anlatımı.
            Denizde terk edilmiş gemiye bindiğimiz andan itibaren filmin sonuna kadar olan bölüm şunusöyletiyor: Sessiz, siyah beyaz, efektleri ilkel bir teknikle oluşturulmuş bir filmde, bu kadar kısa bir sürede, dehşet –müziğin de yardımıyla- ancak bu kadar güzel görselleştirilebilirdi.
            Filmin sonunda, H.P. Lovecraft’ın o uğursuz kehanetini okuyoruz ekranda: “Dünyadaki en bağışlayıcı şey, sanırım, insan zihninin dünya üzerindeki şeyler arasında ilişki kurabilmekteki noksanlığıdır. Günün birinde, bu parçalanmış bilgi bir araya getirildiği zaman, gerçekliğin öyle ürkütücü görüntüleri açığa çıkacak ki, bu gerçeklikteki korkutucu derecede önemsiz konumumuzu fark ettiğimizde, ya bu algılamadan deliye döneceğiz, ya da bu öldürücü ışıktan kaçıp yeni bir orta çağın huzur ve güvenliğine sığınacağız.”
            Filmin 19 Nisan 2009’da imdb.com notu 7,5 (2.211 oy ile). Ben 8 verdim (100 üzerinden 75) . 592 kişi (% 26,8) aynı puanı vermiş ki en fazla oranda verilen puan bu.
Carandiru (2003) <8> Yönetmen: Hector Babenco, Senaryo: Hector Babenco, Fernando Bonassi, Victor Navas (Drauzio Varella'nın “Estação Carandiru” adlı kitabından)
Brezilya, Arjantin; 139 dakika
Oyuncular: Luiz Carlos Vasconcelos (Médico / Doktor), Milton Gonçalves (Chico), Ivan de  Almeida  (Ebony / Abanoz), Ailton Graça (Majestade / Ekselans), Maria Luisa Mendonça (Dalva), Aida Leiner (Rosirene), Rodrigo Santoro (Lady Di / travesti), Gero Camilo (No Way / Sem Chance),  Lázaro Ramos (Ezequiel),  Caio Blat (Deusdete), Wagner Moura (Zico) , André Ceccato (Barba / Sakal), Antonio Grassi (Müdür Pires)
            4000 kişi kapasitesi olan ama içinde sıkış tepiş 7500 mahkumun tutulduğu Sao Paolo Carandiru Tutukevi'nde görev yapan bir doktorun gözünden mahkum portreleri ve kanlı bir baskın.
            Majestade iki karısının olmasıyla ilgili olarak doktora şunu söylüyor: Doktor, benim için hayat bir atlıkarınca ve tek at yetmez.”
            Hapishanede çıkan isyan 02 Ekim 1992 tarihinde çevik kuvvet tarafından kanlı bir biçimde bastırılmış. 111 mahkum öldürülmüş. Hapisane 15 Eylül 2002'de kapatılmış, aynı yıl 9 Aralık'ta müze yapılmak üzere ayırılan bir bloku hariç dinamitlenerek yıkılmış. Yerine park yapılmış.
            Mahkumlar da insan ve kendilerine özgü bir dünyaları ve bu dünyanın kuralları var vurgusu yapılmış. Az daha onlar kader kurbanları söyleminin tuzağına düşülecekken Zico'nun mahkum arkadaşları tarafındanvahşice cezalandırılması sahnesiyle bir pança denge kurulmuş. Polis baskını sahnesi çapulcular mı yoksa üniformalılar mı daha vahşi sorusunun cevabını kendisi veriyor: Üniformalılar.
            Gerçek öykülerden yi oyuncular ve iyi bir yönetmen tarafından uyarlandığı için gerçek gibi görünüyor.
            27 Eylül 2009 tarihinde 5.476 oya göre imdb.com puanı 7,5.
Chicago (2002) <2> Yönetmen: Rob Marshall, Senaryo: (Maurine Dallas Watkins’in aynı adlı oyunundan Bob Fosse ve Fred Ebb’in hazırladığı müzikalden) Bill Condon
ABD, Almanya; 109 dakika
Oyuncular: Renée Zellweger (Roxie Hart), Catherine Zeta-Jones (Velma Kelly), Richard Gere (Billy Flynn), Queen Latifah (Matron Mama Morton), John C. Reilly (Amos Hart), Dominic West (Fred Casely), Christine Baranski (Mary Sunshine)
            1920’li yılların Chicago şehri. Şov dünyasında dönen aldatmacaların bol şarkı ve yarı çıplak dansçı kızlar ile saçları briyantinli delikanlılar eşliğinde anlatımı. Erkeklerin ilgilerini çektikleri sürece kadınları kullandıkları sonra bir köşeye fırlatıp attıkları bir dünya.
            Bütün hayat bir sahne şovu olarak sunulmuş. Bu kadar dans, ışık ve müzik gözleri ve kulakları yoruyor. O yılın en iyi film Oscar’ını alan bu filmin tek bir fonksiyonu var bence: Dünyadaki sinemaseverlere “Vay be! Şu Hollywood yıldızları ne kadar yetenekli. On parmaklarında on marifet var. Adamlar / kadınlar rol gereği hemen iyi dansçı ve şarkıcı oluyor. Nerde bizde böyle sanatçılar.” Hollywood’un bize gösterdiği uzaylı yaratıklar ne kadar gerçekse bu da o kadar gerçek. Başka bir ifadeyle Hollywood göz-kulak yanılmalarının ustasıdır. Herkesin banyoda güzel şarkı söyleme yeteneği vardır. Onu parlatıp sunmayı bu koskoca sanayiden iyi kim bilebilir.
            Filmin ilgimi çeken tek sahnesi Roxie’nin avukatı Flynn ile gazetecilere demeç verdiği, avukat dışında herkesin kuklaya dönüştüğü sahne.
            19 Eylül 2009’da imdb.com notu 76.863 oya göre 7,3 [izleme tarihi 30 Temmuz 2009].
Clerks. (1994) <4> Yönetmen: Kevin Smith, Yazan: Kevin Smith
ABD, 92 dakika
Oyuncular: Brian O'Halloran (Dante Hicks), Jeff Anderson (Randal Graves), Marilyn Ghigliotti (Veronica Loughran), Lisa Spoonhauer (Caitlin Bree)
            Film siyah beyaz çekilmiş.
            Biri markette (Dante) diğeri bitişikteki videokaset kiralama dükkânında (Randal) çalışan 22 yaşındaki iki genç tezgâhtarın müşterilerle ve birbirleriyle olan konuşmaları. Arada bir dükkânların önünde bekleyen serseri gençlerin muhabbetlerine de bir göz atılır. Merkezde market tezgâhtarı Dante vardır. Dante’nin kız arkadaşı Veronica 36 erkeğe oral seks yaptığını, Dante de 12 farklı kızla yattığını itiraf etmiştir. Ayrıca Dante’nin eli bütün gün ayakkabı cilası kokar.
            Marketçi ve videocu, “Star Wars 6 – Return of the Jedi” (1983) filminde gösterilen yapım aşamasındaki ölüm yıldızında çalışan bağımsız müteahhitlerin, gemi yok edildiğinde masum olarak mı düşman olarak mı öldüklerini tartışırlar. Marketçi, dipteki cipse ulaşmaya çalışırken elini Pringles kutusuna sıkıştıran adamın elini kurtarmasına yardımcı olur. Dante’nin öbür kız arkadaşı Caitlin, dükkanın tuvaletinde mastürbasyon yaparken ölen bir ihtiyarla bilmeden, karanlıkta seks yapar….
            Filmde marketteki tüm yumurtaları tek tek inceleyip mükemmel olanı bulmaya çalışan takım elbiseli bir adam vardır. Tezgâhtarlar adamı izlemektedir. Bir başka müşteri bu ilginç olayın benzerini daha önce gördüğünü, bunun sadece rehber öğretmenlerde görülen bir hastalık olduğunu anlatır. Market tezgâhtarı hastalığın neden sadece rehber öğretmenlerde görüldüğünü sorar. Kadının yanıtı: “Eğer işin onlarınki gibi anlamsız ise sen de çıldırmaz mısın? … Farklılık yaratan bir işinin olması önemlidir. İşte bu yüzden kafes hayvanlarına suni döllenme için elle mastürbasyon yapıyorum.”
            Bol bol geyik muhabbeti var, biraz da Woody Allen özentisi. 16 Ocak 2009 Cuma günü imdb.com notu 7,9 / 10; 77.209 oyla. Ben geyik muhabbetlerinin konusu bazen zekice olduğu için 4 /10 veriyorum.
Coraline (2009) 6/10 Yönetmen ve Senarist: Henry Selick (Neil Gaiman’ın kitabından)
ABD; 101 dakika
“Stop motion” teknolojisiyle çekilmiş bir animasyon. Senaryonun temelini oluşturan fikir ilginç ama bütününe bakınca senaryo zayıf. Zayıflığı maskelemek için anlatımı gereksiz yere dolambaçlı hale getirmişler. Ama filmin tedirgin edici atmosferi, onu izlenmeye değer kılıyor. Mutsuz olduğu için hayallere dalan ve yaşadığı evi macera alanına dönüştüren küçük kız teması “El laberinto del fauno / Pan’ın Labirenti” (2006) filmini anımsatıyor.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 24.493 oya göre 7,9 [izleme tarihi 06 Temmuz 2009]
Crank / Tetikçi (2006) 2/10 Yönetmenler ve senaristler: Mark Neveldine, Brian Taylor
Birleşik Krallık, ABD; 85 dakika
Oyuncular: Jason Statham (Chev Chelios), Amy Smart (Eve), Jose Pablo Cantillo (Verona), Efren Ramirez (Kaylo), Dwight Yoakam (Doktor Miles), Carlos Sanz (Carlito), Reno Wilson (Orlando), Edi Gathegi (Haitili taksi şoförü), Keone Young (Don Kim)
            Kiralık katil Chev uyandığında gece vücuduna kendisini yavaş yavaş öldüren bir zehrin enjekte edildiğini öğrenir. Kanına yapay ya da doğal yollardan adrenalin / epinefrin karıştığı müddetçe birkaç saat daha yaşayabileceğini öğrenir. Kalan kısa zamanında düşmanını öldürmeye çalışacaktır.
            Chev’in kanına adrenalin karıştırmak için yaptığı bazı şeyler: Tuvalet zemininden kokain yalamak, bir kulüp dolusu zenci gangster ile kavga etmek, kaçırdığı polis motosikletinin üzerinde ayağa dikilip kaza yapmak, sevgili Eve ile Çin Mahallesi’nin işlek bir caddesinde kalabalığın önünde sevişmek, epinefrin iğnesi yapmak …
            Kesinlikle aptalca bir film. Senaryoda mantığın kırıntısına bile yer yok. Birkaç komik an ve güzel sahne için 2 puan veriyorum. 15 Nisan 2009 tarihinde imdb.com notu 7,1 (53,079 oyla). 744 kişi (% 1,4) kişi benimle aynı puanı vermiş.
Curious Case of Benjamin Button, The / Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi (2008) 7/10 Yönetmen: David Fincher, Senaryo: Eric Roth (F. Scott Fitzgerald’ın öyküsünden)
ABD; 166 dakika
Oyuncular: Brad Pitt (Benjamin Button), Cate Blanchett (Daisy Fuller), Taraji P. Henson (Queenie), Julia Ormond (Caroline; günlüğü okuyan kadın), Jason Flemyng (Thomas Button), Mahershalalhashbaz Ali (Tizzy), Jared Harris (Kaptan Mike Clark), Elias Koteas (Monsieur Gateau; kör saatçi), Phyllis Somerville (Büyükanne Fuller), Tilda Swinton (Elizabeth Abbott), Rampai Mohadi (Ngunda Oti), Ted Manson (Mr. Daws; yedi kere yıldırım çarpan adam), Adrian Armas (David; Daisy’nin balet sevgilisi), Rus Blackwell (Robert Williams)
            Birinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği gece seksen yaşında bir bebek olarak dünyaya gelen, babası tarafından reddedilip bir huzur evinin arka kapısına terk edilen, yıllar geçtikçe gençleşen Benjamin Button’ın, büyük aşkı Daisy başta olmak üzere hayatta karşısına çıkan insanlarla kurduğu ilişkilerden kesitler sunan bir film.
            Sık sık kadere atıfta bulunan, olayların gelişimi konusunda düşünmeye iten bir film. Ölümü de sık sık gündeme getiriyor; insanın sevdiklerinin ölümüyle ve kendi ölümüyle barışık olmasını.
            Filmin zayıflığı bu önemli konular üzerine düşündürmek için kaçamak bir yola; fanteziye başvurmuş olması. Fantezi söz konusu olunca çok mantıklı bir karar verip, özel durumundan dolayı onlara yük olmamak için kızı daha küçükken eşini ve kızını bırakıp giden Benjamin’in, çok daha genç bir vaziyette neden geri döndüğünü anlayamayız. Çünkü mantık filmin başında geri çalışan saatle birlikte kapıdan kovulmuştur ve artık “ilgiyi ayakta tutmak için her şey mübah” arazisinde at koşturulmaktadır. Üstelik şu soru da hep zihnimizdedir: Bu film neden bu kadar ağır ilerliyor, 100 dakikada da anlatabilirdi anlattıklarını. Hem böyle saçmalamalara da gerek kalmazdı o zaman.
            David Fincher adeti olduğu üzere parlak renkler değil pastel renkleri ve loş ortamları kullanmayı tercih etmiş. Bir başkasının elinde bu daha aydınlık bir film olurdu.
            Kaptan Mike: “Olaylar karşısında son derece kızabilirsin. Küfredebilir, kadere lanet okuyabilirsin. Ama yolun sonuna geldiğinde; her şeyi bırakmak zorundasın.”
            19 Eylül 2009’da 107.458 oya göre imdb.com notu 8,1. Top 250 listesinde 215. Sırada.
Dead Man / Ölü Adam (1995) 7/10 Yönetmen, Senarist: Jim Jarmusch
ABD, Almanya, Japonya; 115 dakika
Oyuncular: Johnny Depp (William Blake), Gary Farmer (Nobody / Hiçkimse), Lance Henriksen (Cole Wilson), Michael Wincott (Conway Twill), Eugene Byrd (Johnny 'The Kid' Pickett), John Hurt (John Scholfield), Robert Mitchum (John Dickinson), Gabriel Byrne (Charlie Dickinson), Mili Avital (Thel Russell)
            Ünlü İngiliz şairle aynı adı taşıyan muhasebeci William Blake, iş bulmak için geldiği vahşi batı kasabasında istemeden katil, hatta giderek seri katil olur.
            Jarmusch’un çoğu filminde olduğu gibi siyah beyaz çekilmiş.
            Ciddi durarak ve kanlı olarak yine de ara ara komik olmayı başaran bir film. Asla unutamayacağımı düşündüğüm sahne: Cole Wilson’ın, yerde yatışını çok fazla güzel bulduğu cesedin kabak kafasını ayağıyla basıp portakal gibi ezişi.
            Filmin beni rahatsız eden, iten öğesi, fon müziği. İnsanın beyin zarına 80 derece limon kolonyası döken, elektronik gitar riflerinden oluşan Neil Young bestesi müzik.
            31 Mart 2009 tarihinde imdb.com notu 26.878 oyla 7,7. Ben 7 verdim. 3535 kişi (% 13,2) aynı oyu vermiş.
Deep Rising / Derinlikte Dehşet (1998) 7/10 Yönetmen ve Senarist: Stephen Sommers
ABD; 102 dakika
Oyuncular: Treat Williams (Finnegan), Famke Janssen (Trillian St. James), Anthony Heald (Joey Canton; geminin yapımcısı), Kevin J. O'Connor (Pantucci; Finnegan’ın mühendisi), Wes Studi (Hanover; korsanların başı), Derrick O'Connor (Kaptan Atherton), Jason Flemyng (Mulligan), Cliff Curtis (Mamooli; her ırktan kadınla yatmak gibi bir amacı var), Clifton Powell (Mason), Trevor Goddard (T. Ray; Avustralyalı, ilk ölen korsan), Djimon Hounsou (Vivo, iri zenci), Una Damon (Leila), Clint Curtis (Billy, eriyen adam)
            Büyük Okyanus’un en yakın karaya 800 mil uzaklıktaki bir bölgesinde ilk seferini yapmakta olan dev tatil gemisi Argonautica, bilinmeyen bir tür canlının saldırısına uğrar. Geminin içinden gelen bir destekle gemiyi soymaya gelmiş olan modern korsanlar para kazanma hırsını bir kenara bırakıp canlarını kurtarmanın derdine düşerler.
            1997’de “Titanic” filmi büyük bir gişe başarısı sağlamıştı. Bu nedenle yeni bir gemi felaketi filmi 1998’de pek hasılat yapamazdı. Ama işin felaket kısmını canavar istilasıyla süslerseniz film izleyici çekebilirdi. Yapımcılar da gereğini yaptı: 1986 yapımı “Aliens “/ Yaratık 2” filminin uzak bir gezegendeki insan kolonisinde değil de okyanustaki bir gemide geçenini çektiler.
            Fazlaca zorlama gerilim / aksiyon yaratma çabaları sırıtmasaydı, filmi çok daha güzel olarak değerlendirebilirdim: Yaratık çelik kapıyı ve çelik koridoru kâğıt mendil gibi buruştururken iki adamımız (Finnegan ve Hanover ellerindeki silahlarla kapıaya doğru neden yürürler – ve o kadar cesurduysalar sonra neden kaçarlar. Geminin koridorlarında jet ski ile hız yapma sahnesi bence iyi bir fikir değil vs.
            Filmin unutulmaz dört sahnesi: 1- Yolcuların iskeletlerinin topluca görüldüğü sahne (aslında böyle iki sahne var). 2- Yaratığın ağız-kollarından birinden düşen, sindirimi henüz tamamlanmamış, yürüdükçe erimeye devam eden adam (adı Billy). 3- Yaratığın yavaş yavaş sindirdiği Hanover’in mermisini boşa harcadığı sahne. 4- Finaldeki “Bööö, kurtulamadınız!” sahnesi.
            Zihninizi hayatın gerçek sorunlarından uzaklaştırmak istiyorsanız bu film size yardımcı olacaktır.
            06 Mayıs 2009’da imdb.com notu 5,6. Ben 7 verdim. 2.038 kişi (% 19,3) aynı notu vermiş ki, en fazla sayıda verilen oy bu.
Definitely, Maybe / Kesinlikle, Belki (2008) <7> Yönetmen ve Senarist: Adam Brooks
ABD; 112 dakika
Oyuncular: Ryan Reynolds (Will Hayes), Abigail Breslin (Maya Hayes), Isla Fisher (April Hoffman), Derek Luke (Russell T. McCormack; siyahi), Elizabeth Banks (Emily), Rachel Weisz (Summer Hartley), Kevin Kline (Hampton Roth), Adam Ferrara (Gareth)
            İlkokul öğrencisi Maya okulda cinsellik dersi verildiği günün akşamı babası Will'e baskı yaparak hali hazırda boşanma sürecini yaşadıkları annesiyle nasıl tanıştıklarını anlatmasını ister. Will, kızına annesiyle tanışmalarının hikayesini isimleri ve ayrıntıları değiştirerek dolambaçlı bir yoldan anlatır: Üç kadınla ciddi ilişkisi olmuştur, üçü de inişli çıkışlı, ayrılmalı buluşmalı ilişkilerdir...
            Hafifçe politik sosla tatlandırılmış (Bill Clinton – Monica Lewinsky skandalı), tamamına yakını New York cadde, park ve sokaklarında geçen, ağırkanlı, insanı aşırı olaylarla yormayan bir romantik film. Maya'nın annesiyle babasını konuşurken uzaktan izlediğinde yüzünde beliren ifade etkileyici. Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisi üzerine bir film bu aynı zamanda. Karamsar değil, iyileşmeye yönlendiriyor. Beğendim.
            20 Eylül 2009'da 27.239 oyla imdb.com notu 7,4.
Dellamorte Dellamore / Cemetery Man (1994) 2/10 Yönetmen: Michele Soavi, Senaryo: Gianni Romoli (Tiziano Sclavi’nin romanından)
İtalya, Fransa, Almanya; 97 dakika
Oyuncular: Rupert Everett (Francesco Dellamorte), François Hadji-Lazaro (Gnaghi), Anna Falchi (Kız), Mickey Knox (Marshall Straniero)
            Ölülerin gömüldükten kısa bir süre sonra tekrar dirildiği bir mezarlığın bekçisinin ve zihinsel özürlü yardımcısının tuhaf maceraları.
            Saçma ve sıkıcı. Sıkıcı olmasaydı saçmalığı affedilebilirdi elbette.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 6.727 oya göre 7,4 [izleme tarihi 12 Temmuz 2009]
Devrim Arabaları (2008) <4> Yönetmen: Tolga Örnek, Senaryo: Murat Dişli, Tolga Örnek
Türkiye, 121 dakika
Oyuncular: Taner Birsel (Gündüz), Ali Düşenkalkar (Hayati), Halit Ergenç (Uğur), Sait Genay (Cemal Gürsel), Altan Gördüm (Recep), Vahide Gördüm (Suna), Seçil Mutlu (Nilüfer), Uğur Polat (Sami), Serhat Tutumluer (İsmet), Onur Ünsal (Necip, genç hali), Selçuk Yöntem (Latif), Haluk Bilginer (Necip, yaşlı hali), Mert Kırlak (Rüştü)
            27 Mayıs 1960 darbesinin lideri ve sonradan cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel halka Türklerin de sanayi ürünü üretebileceği konusunda inanç aşılamak maksadıyla yerli bir otomobil üretilmesi için emir verir. Otomobil yüz elli gün içerisinde üretilip 29 Ekim 1961 Cumhuriyet Bayramı törenlerine yetiştirilecektir. Bu işin yapılabileceğine inanmayanlar ezici çoğunluğu oluşturmaktadır.
            Türkiye’deki bizden adam olmaz zihniyeti üzerine “bir de buradan bakın” diyen bir film. Sinemasal açıdan pek bir şey vaat etmiyor; yapım ekibi anlatılan konunun ilgi çekmekte yeterli olacağına fazlasıyla inanmış gibi geldi bana. Ama sonuçta paradoksal bir biçimde; uzun, sıkıcı ve “Yahu biz yetmişli yıllardaki komedi filmlerimizden bu yana akıcı, çok güzel bir film yapamıyoruz bir türlü” dedirten bir film çıkmış ortaya.
            Niyet iyi gibi görünüyor. Okullarda okutulan tarih kitaplarımız 1938 yılından sonraki Türkiye tarihini anlatmıyor. Bu boşluğu tarih kitabı sıkıcılığına yakın bir düzeyde de olsa doldurmaya çalışmışlar diyelim ve geçelim.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 946 oya göre 8,4. [izleme tarihi 03 Temmuz 2009]
Diamonds Are Forever (1971) 1/10 Yönetmen: Guy Hamilton; Senaryo: (Ian Fleming’in romanından) Richard Maibaum, Tom Mankiewicz
Birleşik Krallık; TV’de izledim
Oyuncular: Sean Connery (“007” James Bond), Jill St. John (Tiffany Case), Charles Gray (Ernst Stavro Blofeld; baş kötü), Lana Wood (Plenty O'Toole), Jimmy Dean (Willard Whyte), Bruce Cabot (Albert R. 'Bert' Saxby), Putter Smith (Mr. Kidd; sapık katil 1), Bruce Glover (Mr. Wint; sapık katil 2), Norman Burton (Felix Leiter), Joseph Furst (Dr. Metz), Bernard Lee (“M”), Desmond Llewelyn (“Q”, gizli servisin mucidi), Leonard Barr (Shady Tree), Lois Maxwell (Moneypenny)
            Dünyayı en çok kurtaran adam unvanını hak eden 007 James Bond’un maceralarından birisi. Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki elmas madenlerinden kaçak olarak çıkarılan elmasların yasadışı ticaretinden başlayıp, yörüngedeki bir uydudan yöneltilip insanlığı tehdit eden lazer ışınına ulaşıyoruz. Çünkü Bond’un dünyayı kurtarmasına vesile olacak bir durum gereklidir. Bond’un, beyaz kedisi olan kötü adam Blofeld’i üç kere öldürmek zorunda kaldığını belirteyim.
            James Bond filmleri gösterime girdikleri yıl itibarıyla mevcut en son teknolojik oyuncakları (ya da yakında gerçeğe dönüşecek halihazırda prototip düzeyinde olanları, bazen de fantastik aletleri) tanıtmakla ünlüdürler. Bu teknoloji fetişizmi Bond filmlerinin çabuk eskimesine, olduklarından çok daha eski görünmelerine neden olur. Örneğin bu filmde Tiffany Case, Bond’un dokunduğu kadehten parmak izinin fotoğrafını çekiyor, anında tab olan fotoğrafı alıp Bond’un olduğunu söylediği kişinin önceden çekilmiş parmak izi fotoğrafıyla karşılaştırıyor. Tabi Bond “Q”nun icad ettiği takma parmak izi ile önlemini çoktan almıştır. Poloroid fotoğraf teknolojisinin mezarı boyladığı, dijital fotoğraf makinelerinin her eve girdiği bu yıllarda ne kadar da safça / çocukça kalıyor. Takma parmak izi de yapılabilirler arasındadır herhalde. Telefon ahizesine takılıp konuşanın sesini değiştirmesine yardım eden aygıt da şimdi çocuk oyuncağı.
            Bond’un bu filmi büyük oranda ABD’nin Los Angeles kentinde geçiyor. Rada Hollanda’ya ve Güney Afrika Cumhuriyeti’ne de uğruyoruz. Filmin esas aksiyon bölümü okyanus üzerindeki bir petrol platformunda geçiyor.
            James Bond’un zannediyorum ki en sıkıcı en kötü kotarılmış macerasıdır. Filmle ilgili jenerikte söylenen filmle aynı adı paylaşan şarkı dışında akılda kalıcı hiçbir şey yok. Tam anlamıyla bir vakit kaybı. Can sıkıntısıyla yapacak başka bir şey bulamadıysanız bile izlemeye değmez; uyumaya çalışın, sizin için daha yararlı olur.
            06 Mayıs 2009’da imdb.com notu 21.812 oya göre 6,7. Ben 1 verdim. 201 kişi (% 0,9) aynı oyu vermiş.
Doctor Zhivago / Doktor Jivago (1965) 4/10 Yön: David Lean, Senaryo: Robert Bolt (Boris Pasternak’ın romanından)
ABD; 192 dakika
Oyuncular: Omar Sharif (Dr. Yuri Zhivago), Julie Christie (Lara), Geraldine Chaplin (Tonya), Rod Steiger (Komarovsky), Alec Guinness (Gen. Yevgraf Zhivago), Tom Courtenay (Pasha), Siobhan McKenna (Anna), Ralph Richardson (Alexander), Rita Tushingham (Kız), Jeffrey Rockland (Sasha)
            Yuri Jivago adındaki bir şair doktor Lara adındaki sarışın mavi gözlü bir güzele aşık olur. Lara’ya üç erkek daha aşık olur.
            Ayrılmalar ve buluşmalarla dolu çoğu zaman hüzünlü uzun bir romantik öykü.
            Film çok ağırkanlı, ilk bir saati için sıkıcı bile denilebilir. Ünlü bir filmi izlememiş olmamak adına bir kere vakit ayrılabilir.
Başkarakter olan büyük şairin bir tek şiirine yer verilmeyişi büyük bir eksiklik.
            Filmden geriye akılda kalan şey 1917 Sovyet Devrimi’nin pek çok kişinin ölümüne, pek çok kişinin yerinden yurdundan, sevdiklerinden kopmasına neden olduğu. Filmin ve belki de uyarlandığı Boris Pasternak’ın romanının esas amacı da Bolşevik devriminin çok kötü bir olay olduğunu acıklı bir aşk hikâyesi yoluyla batılı seyirciye / okuyucuya anlatmak sanırım.
18 Eylül 2009’da imdb.com notu 25.349 oya göre 8 [izleme tarihi 19 Temmuz 2009]
Down by Law (1986) 4/10 Yönetmen: Jim Jarmusch, Senaryo: Jim Jarmusch
ABD – Batı Almanya, 107 dakika
Oyuncular: Tom Waits (Zack), John Lurie (Jack), Roberto Benigni (Roberto), Nicoletta Braschi (Nicoletta)
            Film siyah beyaz çekilmiş. Konu, New Orleans şehrinde ve Louisiana kırsalında geçiyor.
            Jack muhabbet tellalı, Zack radyo DJ’idir. İkisi de istemeden belaya bulaşır: Jack küçük bir kızı pazarladığı, Zack şoförlüğünü yapması için kiralandığı lüks arabanın bagajında ceset bulunduğu için hapse atılır. Koğuşa gelen üçüncü kişi hilebaz kumarbaz Roberto’dur ve gerçekten bir adamı öldürmüştür. İtalyan’dır ve İngilizcesi çok kötüdür.
Önemli bir kısmı bir hapishane koğuşunda geçiyor. Mahkûmlara giydirilen formaların sırtında “Orleans Parish Prison” yazıyor.
Üçlü Roberto’nun keşfettiği bir yolu kullanarak hapishaneden firar eder. Kaçış sırasında nehir boyunu takip ederler.
Roberto filmde becerikli olan karakterdir. Kaçış yolunu bulur, tavşan yakalayıp pişirir, lokanta sahibi İtalyan kadınla (Nicoletta) arkadaş olup herkese ziyafet çektirir. Sadece yüzme bilmez.
Filmin imdb.com puanı 16 Ocak 2009 Cuma itibarıyla 11.188 oyla 7,8 / 10. Ben iddiasız konusu ve sakin anlatımı için 4 veriyorum.
Du bi quan wang da po xue di zi / Master of the Flying Guillotine / The One Armed Boxer vs. the Flying Guillotine / One-Armed Boxer II / Duell der Giganten / Tek Kollu Boksör Uçan Giyotin Ustasına Karşı / Devlerin Düellosu (1975) <8> Yönetim ve Senaryo: Yu Wang (biz de “Wang Yu” diye tanınır)
Hong Kong; 92 dakika
Oyuncular: Yu Wang (Liu Ti Lung; Tek Kollu Boksör), Kang Kam (Fung Sheng Wu Chi; Uçan Giyotin Üstadı), Kun Yee Lung (Wu Shao-tieh), Kar Wing Lau (Chang Chia Yu), Lung Wang (Japon Yakuma), Tsim Po Sham (Nai Men), Fei Lung (Yakuma Jiro), Fu Chiang Chi, Pai Cheng Hau (Efendi Wu), Han Hsieh (Hakem – Sunucu)
            İki öğrencisini katili olan Tek Kollu Boksör’ü öldürmeye ant içen Uçan Giyotin Üstadı harekete geçer. Filmde bir intikam öyküsünün yanı sıra bir kung fu turnuvası da izliyoruz.
            Atılan yumruk ve tekmelerin çıkardığı fizik ötesi sesler bu türün alâmetifarikası olarak bolca kullanılmış. Rakibin başını kana susamış bir çiçek gibi koparıveren “uçan giyotin” adlı silah, dövüşürken kolları uzayabilen Hintli dövüşçü ilginç (90’lı yılların ünlü video oyunu “Street Fighter”daki bir karaktere ilham vermiş sanırım). Kamera açıları ile oynayarak çok güzel etkiler yaratmışlar.
            Tek Kollu Boksör’ün tek kolunun olmayışının getirdiği eksikliği, zekâsı ile gidermesi, aksiyon filmlerinde pek görmediğim bir erdem. Başkahramanın bir sakatlığının olması aksiyon dünyasında istenen bir şey değildir. Bir de kolunu gömleğinin altında sakladığı belli olmasa J
            14 Şubat 2009 Cumartesi (“Sevgililer Günü”) tarihinde imdb.com notu 7,5 (1426 oy). Ben 8 verdim. 395 kişi (%27,7) aynı notu vermiş.
Dung che sai duk / Ashes of Time / Zamanın Külleri (1994) <7> Yönetmen: Kar Wai Wong, Senaryo: Kar Wai Wong (Louis Cha’nın romanından)
Hong Kong, Çin, Tayvan; 93 dakika (“Redux” versiyonu)
Oyuncular: Brigitte Lin (Mu-rong Yin / Mu-rong Yang), Leslie Cheung (Ou-yang Feng), Maggie Cheung (Kadın), Tony Leung Chiu Wai (Kör kılıç üstadı), Jacky Cheung (Hung Chi), Tony Leung Ka Fai (Huang Yao-shi), Charlie Yeung (Genç kız)
            2008’de hazırlanmış Redux (yeniden kurgulanmış) versiyonunu izledim.
            Girift bir film. Filme pek fazla nüfuz edemediğimi düşünüyorum. İleri bir tarihte tekrar izlemeyi düşünüyorum.
            Filmden anladıklarım / bende kalanlar: İnce duyarlılık sahneleri (kadının atı okşayışı, kadının adamı okşayışı), çok güzel fotoğraflar, güzel bir fon müziği, filmin genelini örten tül perde gibi bir hüzün duygusu.
            Filmde birkaç kılıçlı dövüş sahnesi var. Ama film aksiyondan çok aşk filmi.
            Filmi birazcık Yimou Zhang’ın yönettiği “Ying xiong / Hero” (2002) filminin öncülü / habercisiymiş gibi düşünüyorum. Bundaki en büyük etken sanırım görüntü yönetmenlerinin aynı olması: Christopher Doyle. Benzer şiirsel kareler iki filmde de var.
            27 Mart 2009 Cumartesi günü imdb.com puanı 3120 oyla 7,3. Ben 7 verdim; 505 kişi (% 16,2) benimle aynı fikirdeymiş.
Emperor's New Groove, The / Şaşkın İmprator (2000) 8/10 Yönetmen: Mark Dindal, Senaryo: David Reynolds (Roger Allers ve Matthew Jacobs’un öyküsünden)
ABD; 75 dakika
Karakterler: İmparator Kuzco, Pacha, Yzma, Kronk (Yzma'nın şamar oğlanı), Chicha (Pacha'nın karısı)
            Bencil ve sorumsuz genç İmparator Kuzco, işine son verdiği danışmanı Yzma tarafından bir lamaya dönüştürülür. İmparator, zor günlerinde destek olan dağ köylüsü Pacha sayesinde dostluğu, yardımseverliği vb. öğrenir. Sonunda mutlu son gelir.
            Hızlı tempolu, neşeli, tam bir “haftanın yorgunluğunu / düşüncelerini zihninden uzaklaştır” filmi. İzlerken çok tebessüm ettim.
            06 Mart 2009, imdb.com puanı 7,4 (19.400 oy). Ben 8 puan verdim. Oy verenlerin tam dörtte biri benimle aynı fikirdeymiş.
Feast of Love / Sevgi Ziyafeti (2007) 6/10 Yönetmen: Robert Benton, Senaryo: Allison Burnett (Charles Baxter’ın romanından)
ABD; 101 dakika
Oyuncular: Morgan Freeman (Harry Stevenson), Greg Kinnear (Bradley Smith), Radha Mitchell (Diana Croce), Billy Burke (David Watson), Selma Blair (Kathryn Smith), Alexa Davalos (Chloe Barlow), Toby Hemingway (Oscar), Stana Katic (Jenny), Erika Marozsán (Margaret Vekashi), Jane Alexander (Esther Stevenson), Fred Ward (Bat)
            Ağırlıklı olarak kadın erkek ve ebeveyn-çocuk ilişkilerini ele alan ve sağlıklı ilişkilerin nasıl olabileceği konusunda ipuçları vermeye çalışan bir film. Küçük hikayelerin birleşiminden oluşuyor.
            Filmde karısını lezbiyen bir sevgiliye kaptıran ve ikinci evliliğinde de aldatılan kafe işleticisi bir adam, oğlunu uyuşturucuya kurban veren profesör bir baba, eski bir uyuşturucu bağımlısı olan garson bir genç ve kötü kehanetlere rağmen ondaki iyi insanı görüp onunla evlenen vefakar bir genç kız (Chloe) var. Ana tema: “İnsan birisini sevdiği için suçlanamaz, herkes için doğru bir insan vardır” diye anladım ben. Bir kere merakla izlenebilir.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 5.559 oya göre 6,7 [izleme tarihi 01 Ağustos 2009, otobüs yolculuğu sırasında].
Fiddler on the Roof / Damdaki Kemancı (1971) 8/10 Yönetmen: Norman Jewison, Senaryo: (Sholem Aleichem’in "Tevye's Daughters / Tevye’nin Kızları” adlı kitabından ve "Tevye der Milkhiker/ Sütçü Tevye” adlı oyunundan, Joseph Stein’in yazdığı oyun yoluyla) Joseph Stein
ABD, 174 dakika
Oyuncular: Topol (Tevye), Norma Crane (Golde), Leonard Frey (Motel Kamzoil), Molly Picon (Yente), Paul Mann (Lazar Wolf), Rosalind Harris (Tzeitel), Michele Marsh (Hodel), Neva Small (Chava), Michael Glaser (Perchik), Raymond Lovelock (Fyedka)
            20. yüzyılın başlarında Rusya’da Yahudilerin çoğunlukta olduğu Anatevka köyünde geçer olaylar. Sütçü Tevye’nin kızlarıyla –beş tanedirler- başı derttedir. Çünkü kızlar geleneklere aykırı olarak kendi kocalarını kendileri seçmek istemektedir.
            Tevye karakteri bir harika. Yan karakterler de iyi işlenince tek kusuru çok uzun olmak olan bir film çıkmış ortaya. Bir romantik müzikal komedi. Rusya’da 1881-1917 yılları arasında Yahudilere yönelik uygulanan sindirme, göç ettirme ve öldürme uygulamasına da (pogrom) biraz değinilmiş.
            Yahudi gelenekleri üzerine bir belgesel tadını alıyor bazen. Kafaya şişe konularak yapılan dans çok güzel.
            Tevye’nin ahırındayken söylediği “If I Were a Rich Man / Ah Bir Zengin Olsam” şarkısı çok ünlüdür. Şarkıda şöyle sitem eder Tanrı’ya Teyve: “Tanrım, aslan ve kuzuyu yarattın / Ne olmam gerektiğini buyurdun / Büyük ve sonsuz planını bozar mıydı? / Zengin bir adam olmam!” J
            İmdb.com puanı 02 Temmuz 2009’da 7,8 (12.783 oya göre). Ben 8 verdim. 2.899 kişi (oy verenlerin % 22,7’si) aynı puanı vermiş.
Fille Sur le Pont, La / Köprüdeki Kız (1998) 3/10 Yönetmen: Patrice Leconte, Senaryo: Serge Frydman
Fransa, 88 dakika
Oyuncular: Vanessa Paradis (Adèle), Daniel Auteuil (Gabor)
            Adele kendisine asılan her erkekle, her yerde cinsel ilişkiye giren hüzünlü bakışları oaln, mutsuz ve umutsuz genç bir kadındır. Gabor sirklerde canlı hedefe bıçak atma gösterisi yapan bir adamdır. Bıçak fırlatacağı asistanlarını köprülerde, damlarda intihar etmek üzereyken bulduğu kadınları kendisiyle çalışmaya ikna ederek bulmaktadır. Adele ve Gabor’un yolları, Adele’in intihar etmek için seçtiği köprüde kesişir.
            Siyah beyaz çekilmiş bir film. Başlangıçta ve bitişte alaturka müzik çalınması (Hicaz oyun havası, Burhan Öçal’dan) ve Gabor’un İstanbul’a gelmesi, bıçaklarını Kapalıçarşı’da satacak duruma düşmesi ve Galata Köprüsü’nde intihar etmeyi düşünmesi ilginç.
            Karakterler inandırıcı olmadığından film, ilginç bir fikirden yola çıkılarak kotarılan ama yapıcılar aktarımda ve geliştirme-genişletmede başarısız olduğundan çuvallayan filmler kervanına katılmaktan kurtulamamış. Ölümcül âşıklar, bıçakla sevişen çılgınlar kimyası tutmamış, karışım iyi değil. İsteyen Vanessa Paradis’in güzelliği ve Adele perdenin arkasında dururken seyirci önünde ve tren yolu deposunda iki başlarınayken Gabor’un bıçak attığı sahneler için hızlı bir göz atılabilir.
            MY: “Erkekler güzel elbiseler gibi çekiyor beni. Sürekli onları denemek istiyorum.” “Kaybetmeyi öğren yoksa kazanmayı çok ciddiye alırsın.”
            19 Eylül 2009’da imdb.com notu 5.056 oya göre 7,5 [izleme tarihi 24 Temmuz 2009].
Fils, Le / Oğul (2002) 8/10 Yönetmenler ve Senaristler: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne
Belçika, Fransa; 99 dakika
Oyuncular: Olivier Gourmet (Olivier), Morgan Marinne (Francis), Isabella Soupart (Magali), Annette Closset (eğitim merkezinin müdürü), Nassim Hassaïni (Omar), Kevin Leroy (Raoul), Félicien Pitsaer (Steve), Rémy Renaud (Philippo), Fabian Marnette (Rino)
            Olivier ıslahevinden çıkmış gençlere meslek kazandırma kursu verilen bir merkezde çalışan bir usta bir marangozdur. Bir gün merkeze, 11 yaşındayken Olivier’in küçük oğlunu öldüren ve 5yıl hapis yatan 16 yaşındaki Francis kayıt olur.
            Bir bağışlama ve bağışlanma öyküsü. Galiba bir de “Çalışmakm insanı arındırır.” Mesajı vermeye çalışıyor.
Dardenne biraderler yine hiç fon müziği kullanmadan bir film çekmişler. Uzun eğitim sahneleri nedeniyle marangozluğa gönül vermeniz işten bile değil J
            Özellikle filmin ilk yarısında bir “Ne oluyor yahu, ne çıkacak bunun altından?” merakı canlı tutulabilmiş.
            17 Mayıs 2009 imdb.com notu 7,4 (2.553 oy). Ben 8 verdim. 678 kişi (% 26,6) kişi aynı notu vermiş ki bu en fazla orana sahip not.
Final Countdown, The (1980) 5/10 Yönetmen: Don Taylor, Senaryo: David Ambrose, Gerry Davis, Thomas Hunter, Peter Powell
ABD; 103 dakika
Oyuncular: Kirk Douglas (Kaptan Matthew Yelland), Martin Sheen (Warren Lasky), Katharine Ross (Laurel Scott), James Farentino (Yarbay Richard T. Owens / Richard Tideman), Ron O'Neal (Yardımcı Kaptan Dan Thurman), Charles Durning (Senatör Samuel Chapman), Victor Mohica (Black Cloud), James C. Lawrence (Teğmen Perry), Soon-Teck Oh Simura
            Tarih 1980. Yer ABD’nin batı kıyısı açıkları, pasifik okyanusu. ABD donanmasının en önemli unsurlarından olan uçak gemisi “USS Nimitz CVN 68” (kısaca “Nimitz”), garip bir elektrik fırtınasına kapılır. Fırtına gemiyi ve personelini 6 Aralık 1941 tarihine geri götürür. Bir gün sonra Japon uçakları Pearl Harbor’u bombalayacaktır. Şimdi karar vermek gerekmektedir: Tarihin akışına müdahale etmeli mi, etmemeli mi? Ya da tarihin akışına müdahele etmek mümkün müdür, değil midir?
            Zamanda yolculuk konusunda bir fantezi. Çok daha iyi olabilirdi. Ama senaryo zayıf kalmış. ABD Savunma Bakanlığı’na ve Donanma’ya teşekkür yazısıyla biten film adeta 1980 yılının ABD savaş teknolojisinin bir belgeseli, bir gövde gösterisi gibi olmuş. Zamanı doldurmak için (çok kısa bir filmi sinema salonlarında göstermek mümkün değildir; seyirci parasının karşılığını almadığını düşünür) uzun uzun uçakların inişleri kalkışları gösteriliyor.
            Konu insanları hep düşündüren bir şey üzerine olduğu için izlenir bir film.
            05 Haziran 2009’da imdb.com puanı 5.843 oyla 6,6. Ben 5 verdim. 444 kişi (% 7,6) aynı oyu vermiş.
Finding Neverland / Düşler Ülkesi / Olmayan Ülkeyi Bulmak (2004) 8/10 Yönetmen: Marc Foster, Senaryo: (Allan Knee’nin oyununundan) David Magee
ABD, 101 dakika
Oyuncular: Johnny Depp (Sir James Matthew Barrie), Kate Winslet (Sylvia Llewelyn Davies), Julie Christie (Mrs. Emma du Maurier), Radha Mitchell (Mary Ansell Barrie), Dustin Hoffman (Charles Frohman), Freddie Highmore (Peter Llewelyn Davies), Joe Prospero (Jack Llewelyn Davies), Nick Roud (George Llewelyn Davies), Luke Spill (Michael Llewelyn Davies), Ian Hart (Sir Arthur Conan Doyle), Kelly Macdonald ('Peter Pan')
            Olaylar 1903-1904 yıllarında Londra’da geçiyor. J.M. BArrie, parkta köpeğini dolaştırırken tanıştığı dul bir kadından ve onun dört erkek çocuğundan aldığı ilhamla ünlü eseri “Peter Pan”i yazar.
            Hayal kurmanın “hayatın gerçekleri”yle başa çıkmamızda bize nasıl yardımcı olduğu / olabileceği üzerine bir film. Bir hayalcilik güzellemesi.
            02 Temmuz 2009’da imdb.com puanı 8,0 (77.158 oya göre). Ben 8 verdim; tıpkı diğer 19.351 kişi (% 25,1) gibi.
Flushed Away / Fare Şehri (2006) 8/10 Yönetmenler: David Bowers, Sam Fell, Senaryo: Dick Clement, Ian La Frenais, Chris Lloyd, Joe Keenan, Will Davies
Birleşik Krallık, ABD; 81 dakika
Karakterler: Roddy, Rita, The Toad / Kurbağa, Jean Reno Le Frog / Lö Kurbağa, Whitey (iri fare), Sid davetsiz misafir)
            Ev faresi Rody, lağım faresi Sid tarafından kanalizasyon yoluyla fare şehrine gönderilir. Rody orada mafya patronu kılıklı Kurbağa’nın değerli eşyaların çalan Rita ile tanışır ve omna âşık olur.
            Hem aksiyon, hem komedi, hem de romantizm içeren bir animasyon filmi. Bir dolu zekice espri barındırıyor. İzlerken çok eğlendim, stres attım.
            İnce arka plan esprilerine bir örnek: Rita’nın evindeki tuvalet kırılıp kanalizasyon suyuna düşer. Ortaya kitap okumakta olan bir hamam böceği çıkar. Okuduğu kitap yanlış görmediysem Kafka’nın, bir gün uyandığında kendisini hamamböceğine dönüşmüş bulan bir adamı anlattığı uzun öyküsü “Değişim / Dönüşüm”ün İngilizce baskısıydı (“The Metamorphosis”).
            19 Nisan 2009’da imdb.com notu 17.470 oyla 7. Ben 8 verdim. Oy verenlerin % 23,2’si, 4056 kişi, aynı notu vermiş.
Forgetting Sarah Marshall / Aşkzede (2008) 7/10 Yönetmen: Nicholas Stoller, Senaryo: Jason Segel
ABD; 106 dakika
Oyuncular: Jason Segel (Peter Bretter), Kristen Bell (Sarah Marshall), Mila Kunis (Rachel Jansen), Russell Brand (Aldous Snow), Bill Hader (Brian Bretter), Liz Cackowski (Liz Bretter)
            Çağdaş, ağzı bozuk (ya da “cinselliğin rahatça ifade edildiği” [bol bol penis görünen sahne var]) romantik komedilerin iyi örneklerinden. Bir müzisyen, oyuncu sevgilisinin kendisini bir başkası için terk etmesinden dolayı depresyona girer. Kafasını biraz boşaltmak için Havai’ye tatile gider ve bilin bakalım aynı yerde başka kim tatil yapmaktadır…
            Özellikle iki çiftin birlikte yemek yediği sahne çok iyi (hani şu gömleğe şarap dökülen sahne).
            16 Eylül 2009’da, 62.025 oya göre imdb.com notu 7,5.
Ghost Dog: The Way of the Samurai / Hayalet Köpek: Samurayın Yolu (1999) 6/10 Yönetmen, Senarist: Jim Jarmusch
ABD, Almanya, Fransa, Japonya; 111 dakika
Oyuncular: Forest Whitaker (Ghost Dog / Hayalet Köpek), John Tormey (Louie), Isaach De Bankolé (Raymond; dondurmacı), Cliff Gorman (Sonny Valerio), Dennis Liu (Çin restoranının sahibi), Frank Minucci (Büyük Angie), Richard Portnow (Yakışıklı Frank), Tricia Vessey (Louise Vargo), Henry Silva (Ray Vargo)
            İri yarı, kilolu, siyah, eski Japon kültürüne –özellikle samuraylığa- meraklı, bir apartmanın çatısındaki derme çatma kulübecikte beslediği güvercinlerle yaşayan, en iyi dostu tek kelimesini bile anlamadığı Fransız dilinde konuşan bir dondurmacı olan, başı, çizgi film izlemeyi seven İtalyan mafyasıyla dertte olan bir kiralık katil düşün. Hah, işte bu film o adam hakkında.
            Jarmusch bence, Luc Besson’un, yalnızlığı bir kız çocuğu tarafından bozulan kiralık katil karakterini destanlaştırdığı “Leon / Sevginin Gücü” (1994) filminden bir hayli etkilenerek kotarmış bu filmini. O filmi “Shogun Assassin” (1980) filmi ile harmanlamış.
            Filmde alıntıları yazılı olarak verilen kitap, Yamamoto Tsunetomo (1659 – 1719)’nun 1716’da basılan "Hagakure: The Way of the Samurai / Yaprakların Gölgesinde: Samurayın Yolu" isimli kitabı.
            Estetik öldürme sahneleri hatırına izlenir (favorim, lavabonun deliğinden yapılan atış).
            05 Nisan 2009 imdb.com puanı 30.737 oyla 7,5. Ben 6 verdim. 2448 kişi (%8) aynı notu vermiş.
Ghost World / Hayalet Dünya (2001) 4/10 Yönetmen: Terry Zwigoff, Senaryo: (Daniel Clowes’un resimli romanından) Daniel Clowes, Terry Zwigoff
ABD, Birleşik Krallık, Almanya; 107 dakika
Oyuncular: Thora Birch (Enid), Scarlett Johansson (Rebecca), Steve Buscemi (Seymour), Brad Renfro (Josh), Illeana Douglas (Roberta Allsworth), Bob Balaban (Enid'in babası), Stacey Travis (Dana), Charles C. Stevenson Jr. (Norman)
            Liseden mezun olan ve üniversiteye devam etmeyi istemeyen iki genç kızın yaz tatilini nasıl geçirdikleri anlatılıyor.
            Sanırım bu filmin tadına en iyi 13-17 yaşları arasındaki Amerikalı kızlar varabilir J Hayatının sorumluluğunu almanın, hayata atılmanın zorluğu üzerine bir öykü. Çocukluktan çıkılmış, masalsı bir dünyadan gerçek dünyaya ışınlanılmıştır. Ama gözün gördüğünü yürek kabullenememektedir.
            Filmdeki en ilginç karakter merkezdeki Enid karakteri değil; koleksiyoncu Seymour karakteri. Bir yerde şöyle diyor: “Şimdi neden aylardır bir yere çıkmadığımı hatırladım. Herkese göre çok basit. Bir Big Mac ve bir çift Nike ayakkabı verirsin ve mutlu olurlar. İnsanların yüzde doksan dokuzu ile ilişki kuramıyorum.”
            Bir de sanat dersindeki muhabbetler komik. 
04 Nisan 2009’da imdb.com puanı 37,425 oyla 7,7. Ben 4 verdim. 654 kişi (% 1,7) aynı puanı vermiş. 7.380 kişi (% 19,7) 10 puan vermiş. Dikkat: Bitiş yazılarının ardından gelen kısa bir sahnede Seymour marketteki nunçakulu adamı dövüyor.
Godfather, The / Baba (1972) 9/10 Yönetmen: Francis Ford Coppola, Senaryo: Mario Puzo, Francis Ford Coppola (Mario Puzo’nun romanından)
ABD; 168 dakika
Oyuncular: Marlon Brando (Don Vito Corleone), Al Pacino (Michael Corleone), James Caan (Santino 'Sonny' Corleone), Richard Castellano (Peter Clemenza), Robert Duvall (Tom Hagen), Sterling Hayden (Capt. McCluskey), John Marley (Jack Woltz), Richard Conte (Don Emilio Barzini), Al Lettieri (Virgil 'The Turk' Sollozzo), Diane Keaton (Kay Adams), Abe Vigoda (Sal Tessio), Talia Shire (Connie Corleone Rizzi), Gianni Russo (Carlo Rizzi), John Cazale (Fredo Corleone), Rudy Bond (Don Carmine Cuneo), Al Martino (Johnny Fontane), Morgana King (Corleone anne), Lenny Montana (Luca Brasi), Salvatore Corsitto (Bonasera), Richard Bright (Al Neri), Alex Rocco (Moe Greene), Tony Giorgio (Bruno Tattaglia), Simonetta Stefanelli (Apollonia Vitelli Corleone), Angelo Infanti (Fabrizio), Corrado Gaipa (Don Tommasino), Saro Urzì (Vitelli)
1945 – 1951 yılları. New York’un yer altı dünyasının önemli bir bölümüne, senatörlere, yargıçlara hükmeden Sicilya kökenli Corleone ailesinin şiddet nakışlarıyla örülü yaşamları.
Bu film Don Vito Corleone’un öyküsü olmaktan çok geleceğin iyi bir devlet adamı olması umut edilen Michael Carleone’un sanki genlerinden gelen yetenekle mafya dünyasında yükselişinin öyküsü. Filmde Brando’dan çok Pacino’nun rolü var.
Filmin konusu hep merkezdeki bir adamın etrafında dönüyor ve öldürme / suikast sahneleri dışında oldukça ağır ilerliyor. Entrikaları bildiğiniz için tekrar izlediğinizde sıkılma dozu artıyor.
Amma velâkin insanın ikiyüzlülüğü ve nefes alan her şey üzerinde yetki elde etme gayretinin iyi bir sahnelenişi olan bu film, suç dünyasını konu alan filmler için bir dönüm noktası. Hep normal insanların da katil olabilecekleri anlatılırdı. İlk kez değil ama güzel ve derinlikli bir şekilde ilk kez bu film katilerin de insan olduklarını, özellikle aile ilişkileri bağlamında anlattı. Sinemanın dönüm noktalarıyla ilgilenen her sinemasever bir kere izlemeli.
19 Eylül 2009’da imdb.com notu 365.454 oya göre 9,1 [izleme tarihi 27 Temmuz 2009].
Godfather part II, The / Baba 2 (1974) 8/10 Yönetmen: Francis Ford Coppola, Senaryo: Mario Puzo, Francis Ford Coppola (Mario Puzo’nun romanından)
ABD; 192 dakika
Oyuncular: Al Pacino (Don Michael Corleone), Robert Duvall (Tom Hagen), Diane Keaton (Kay Corleone), Robert De Niro (Vito Corleone), John Cazale (Fredo Corleone), Talia Shire (Connie Corleone), Lee Strasberg (Hyman Roth), Michael V. Gazzo (Frankie Pentangeli), G.D. Spradlin (Senatör Pat Geary), Richard Bright (Al Neri), Gaston Moschin (Don Fanucci),
Tom Rosqui (Rocco Lampone), B. Kirby Jr. (Peter Clemenza; gençliği), Frank Sivero (Genco Abbandando), Francesca De Sapio (Corleone anne; gençliği), Morgana King (Corleone anne), Mariana Hill (Deanna Corleone), Leopoldo Trieste (Signor Roberto), Dominic Chianese (Johnny Ola), Amerigo Tot (Michael'ın bodyguardı), Troy Donahue (Merle Johnson), John Aprea (Sal Tessio; gençliği), Joe Spinell (Willi Cicci), James Caan (Sonny Corleone), Abe Vigoda (Sal Tessio), Tere Livrano (Theresa Hagen), Gianni Russo (Carlo Rizzi), Maria Carta (Vito'nun annesi), Oreste Baldini (Vito Andolini; çocukluğu), Giuseppe Sillato (Don Francesco 'Ciccio'), Mario Cotone (Don Tommasino)
Hem düşmanlarını asla affetmeyen Michael Carleone’un 1958 – 1959 yıllarında suç dünyasındaki yerini rakiplerine karşı güçlendirişini, hem de ailesini yok eden bir kan davasından kaçıp 1901 yılında dokuz yaşındayken geldiği New York’un suç dünyasında yükselen Vito Andolini Carleone’un hikâyesi anlatılıyor. İlk filmi izlediyseniz bu filmi de izlememek olmaz. İlkini tamamlamak konusunda bu kadar başarılı olan bir devam filmi çok nadirdir.
Filmde Küba Devrimi önemi bir yer işgal ediyor. “Amerikan rüyası” mitinin uygulamadaki kâbusluğunun altı daha bir kalın çizilmiş.
İlkinin başarısından dolayı hem daha bol bütçeyle hem de yaratıcılarının daha yüksek öz güvenleriyle çekildiği her halinden belli (örneğin Vito’nun Fanucci’yi çatılardan takip ettiği sahne geçmişi yeniden inşa etmek konusunda tam bir sinemasal meydan okuyuş, bir gövde gösterisi). Merkezdeki adamın çevresindeki karakterler biraz daha incelikli resmedilmiş (Fredo, Kay).
Uzun ve ağırkanlı bir film. Michael Carleone’un motivasyonunu bir türlü anlatamayışı da önemli bir eksikliği. Neden bu kadar kindar. İlk filmdeki motivasyonunu biraz daha iyi anlayabiliyorduk: Babasına, ağabeyine saldırılmıştı, intikam alıyordu. En azından iki buçuk boyutlu bir karakterdi. Bu filmde ağabeyini bile –ki bir soruşturma açılsa cinayet olduğu hemen belli olacak şekilde kafasına tek kurşunla- öldürtmesinin itkisini film bize anlatmıyor. Tataglia’nın ağabeyinin bulunup Sicilya’dan mahkeme salonuna getirilmesi hemen fark edilmese de bir kolaya kaçış. Feleğin çemberinden geçmiş o adam itirafçı olduğu anda tüm ailesinin hayatını tehlikeye soktuğunu mahkeme salonunda mı anladı yani.
19 Eylül 2009’da imdb.com notu 213.838 oya göre 9 [izleme tarihi 28 Temmuz 2009].
Godfather part III, The / Baba 3 (1990) 3/10 Yönetmen: Francis Ford Coppola, Senaryo: Mario Puzo, Francis Ford Coppola
ABD; 163 dakika
Oyuncular: Al Pacino (Don Michael Corleone), Diane Keaton (Kay Adams Michelson), Talia Shire (Connie Corleone Rizzi), Andy Garcia (Vincent Mancini), Eli Wallach (Don Altobello), Joe Mantegna (Joey Zasa), George Hamilton (B.J. Harrison), Bridget Fonda (Grace Hamilton), Sofia Coppola (Mary Corleone), Raf Vallone (Kardinal Lamberto), Franc D'Ambrosio (Anthony Vito Corleone), Donal Donnelly (Başpiskopos Gilday), Richard Bright (Al Neri), Helmut Berger (Frederick Keinszig), Don Novello (Dominic Abbandando), John Savage (Peder Andrew Hagen), Franco Citti (Calo), Mario Donatone (Mosca), Vittorio Duse (Don Tommasino), Enzo Robutti (Don Licio Lucchesi), Michele Russo (Spara)
Yıl 1979. Michael Carleone yasa dışı işlerle ilişkisini tamamen kesip çocuklarına temiz bir aile serveti bırakmaya çalışmaktadır. Yakasını bir türlü kirli geçmişinden kurtaramamaktadır: Müstakbel papaya günah çıkarmış olsa bile.
Zayıf bir senaryo. Senaryonun zayıf olduğunun, izlediğimiz filmden zevk almamamız ve sıkılmamız gibi öznel diye nitelendirilebilecek belirtileri elbette var. Ama somut bir kanıtta isteyenlere şunu hatırlatayım: Uzun opera sahnesi boyunca kameranın Kay’in filmde anlatılanlara yeni bir katkısı olmayan yüz ifadesine birkaç kere uzun uzun odaklanması. Tek başına bu davranış filmi yapanların filmin senaryosuna, dolambaçsız ifade edersek filme güvenmediğini ispatlıyor.
Sürekli nedamet getiren bitkin bir Michael Carleone’u hadi yaşının gereğidir diyip kabul edelim. Ya yerine geçen Vincenzo karakterinin (Mary ile aşkı yoluyla başarısız bir üçüncü boyut katma girişimi olsa da) iki boyutluluğu, karikatür yüzeyselliği, onu nereye koyacağız.
Özetle üçlemenin olmasa da olur filmi. İlk iki filmi izlemeniz yeterli.
19 Eylül 2009’da imdb.com notu 73.094 oya göre 7,6 [izleme tarihi Temmuz 2009]
Grande Silenzio, Il / Le Grand Silence / The Great Silence / The Big Silence / Büyük Sessizlik (1968) 9/10 Yönetmen: Sergio Corbucci, Senaryo: Mario Amendola, Sergio Corbucci, Bruno Corbucci, Vittoriano Petrilli (Ekler: Lewis E. Ciannelli, John Hart -İngilizce versiyon. André Tranché -Fransızca versiyon)
İtalya, Fransa; 101 dakika (İngilizce dublajlı)
Oyuncular: Jean-Louis Trintignant (Silenzio; sessiz), Klaus Kinski (Tigrero / Loco), Frank Wolff (Şerif Burnett), Luigi Pistilli (Pollicut), Vonetta McGee (Pauline), Mario Brega (Martin, Pollicut'un yardımcısı), Marisa Merlini (Regina)
            Filmde ödül için insan öldürenler, ödül için insan öldürenleri öldüren ve hiç konuşmayan bir adam, para için insan öldürenleri öldüren adamları kiralayan hayat kadınları var. Kötülerin zaferiyle taçlanan finali unutulmaz. Ve ekranda akan yazılarla söylenen son sözler:
“Snow Hill'e dikilen bir anıtta bu olay şu sözlerle anıldı: "Bin yıl boyunca gelecek nesillerin atacakları her adım küllerini savursa da, hiçbir zaman, bu masum kurbanların kanları bu topraktan silinmeyecek."
Sergio Leone’nin yönetmediği spagetti westernlerin en iyisi olduğu söyleniyor. Hepsini izlemedim ama doğru olma ihtimali yüksek bence. Ayrıca spagetti olsun olmasın gördüğüm, tamamı karlı havada geçen tek western. Vurulanların kanıyor olması da o dönem sineması için yeni bir görsellik sayılır.
Filmdeki en büyük pürüz çok sevdiği kocasını hemen unutup kendisini gayet rahatlıkla Silenzio’ya teslim eden Pauline karakteri. O karakter daha fazla derinleştirilmeliydi.
07 Şubat 2009 tarihinde imdb.com notu 7,9 (2940 oy). Ben 9 verdim. 616 kişi benimle aynı fikirde (% 21).
Grizzly Man / Ayı Adam (2005) 8/10 Yönetmen, Senarist: Werner Herzog
ABD; 103 dakika
Oyuncular: Timothy Treadwell (kendisi), Kathleen Parker (yakın arkadaş; kendisi), Warren Queeney (yakın arkadaş; kendisi), Larry Van Daele (ayı biyoloğu; kendisi), Willy Fulton (helikopter pilotu; kendisi), Carol Dexter (Treadwell'in annesi; kendisi), Val Dexter (Treadwell'in babası; kendisi), Amie Huguenard (kendisi)
            Bir şekilde insanlığa küsüp kendisini Alaska’daki “grizzly” ayılarıyla (büyük boz ayılar) yaşamaya, onları korumaya adayan, on üç yılın ardından sevgilisi Amie Huguenard ile birlikte bir grizzly tarafından yenilen Timothy Treadwell’in sıra dışı hayatı. Filmin büyük bölümü Treadwell’in kendi kamerasıyla yaptığı çekimlerden alınan parçalardan oluşuyor. Geri kalanlar, Herzog’un yaptığı röportajlar.
            Treadwell adeta duygu kanseri olmuş bir insan. Öyle duyarlı bir hale gelmiş ki, bir gün bir çiçeğin üzerinde bir arıyı hareketsiz görüyor, onun ölümüne had safhada üzülüyor. Sonra arı hareket edince çok seviniyor.
            Kelimenin tam anlamıyla sıra dışı bir hayatın belgeseli. İnsanlardan uzaktayken mutlu olan, yaşamı trajik bir biçimde, belki de aslında tam da istediği biçimde, bir ayının midesinde son bulan (adeta ayılarla bütünleşmek istiyordu çünkü) Timothy Treadwell çok nadir bir insan örneği imiş.
            09 Nisan 2009’da imdb.com notu 7,9 (12.889 oy). Ben 7 verdim. 3.700 kişi (% 28,7) benzer notu vermiş. En fazla oranda verilen oy da 8.
Gunga Din (1939) 6/10 Yönetmen: George Stevens, Senaryo: (Rudyard Kipling’in “Gunga Din” şiirinden) Joel Sayre, Fred Guiol
ABD; 117 dakika
Oyuncular: Cary Grant (Cutter), Victor McLaglen (MacChesney), Douglas Fairbanks Jr. (Ballantine), Sam Jaffe (Gunga Din), Eduardo Ciannelli (Guru), Joan Fontaine (Emmy), Montagu Love (Albay Weed), Robert Coote (Higginbotham), Abner Biberman (Chota), Lumsden Hare (Binbaşı Mitchell)
            Rudyard Kipling’in 1890 tarihli bir şiirinden esinlenen bir komedi – macera – savaş filmi. Olaylar Britanya sömürgesi olduğu dönemde Hindistan’da geçiyor. Kurbanlarını boğarak öldüren Thug haydutlarıyla İngiliz askerlerinin mücadelesi anlatılıyor. Gunga Din, alayda su dağıtımı yapan ve asker olmaya heveslenen bir Hintli.
            “Üç ahbap çavuş” ve “ahbap çavuşlar” deyimleri dilimize acaba bu filmden sonra mı yerleşti diye düşünmeden edemedim. Çünkü hikâyenin üç kahramanı aynı alayda görevli 3 kıdemli çavuş.
            Aksiyon sahnelerinde filmin hızlandırılması efekti kullanılmış; dönemin ilkel tekniklerine uygun olarak. Bu hile filme sinema tarihinin çocukluk dönemine ait bir naiflik katmış.
            Hint medeniyetini hakir gören Batılılara karşı söylevler veren guru karakteri oldukça ilginç. Hatta kendimi ondan taraf hissettim. Üstelik boyanarak derisi koyulaştırılmış bir “beyaz adam” olduğu çok belli J
            Filmin altyazılarını Türkçeye çevirip internette yayınladım. Zevkli ve öğretici bir çeviriydi.
            06 Mart 2009 Cuma günü imdb.com notu 4.301 oyla 7,6. Ben 6 verdim. 363 kişi (% 8,4) benimle aynı fikirde.
Happy-Go-Lucky (2008) 4/10 Yönetmen ve Senarist: Mike Leigh
Birleşik Krallık; 114 dakika
Oyuncular: Sally Hawkins (Poppy), Alexis Zegerman (Zoe), Eddie Marsan (Scott)
            Bir İngiliz kadının yaşamından kesitler. Konusu tüm filmi beğeniyle izlettirecek kadar ilginç değil ve hasta ruhlu sürücülük öğretmeni Scott karakteri başkarakterden daha ilginç.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 11.774 oya göre 7,1 [izleme tarihi 09 Temmuz 2009]
Holes / Kuyu (2003) 7/10 Yönetmen: Andrew Davis, Senaryo: Louis Sachar (kendi romanından)
ABD; 113 dakika
Oyuncular: Shia LaBeouf (Stanley Yelnats IV / ‘Caveman’ / ‘Mağara Adamı'), Khleo Thomas (Hector Zeroni / 'Zero' / ‘Sıfır’), Sigourney Weaver (“Bekçi” Walker), Jon Voight (Marion Sevillo / 'Mr. Sir' / ‘Bay Efendim’), Tim Blake Nelson (Dr. Pendanski), Patricia Arquette (Miss Kathryn 'Kissin' Kate' Barlow / ‘Öpücük Kate’), Siobhan Fallon Hogan (Stanley'in annesi), Henry Winkler (Stanley Yelnats III; baba), Nathan Davis (Stanley Yelnats II; büyükbaba), Eartha Kitt (Madam Zeroni; büyücü kadın), Dulé Hill (Sam; ‘Soğan Adam’), Jake M. Smith (Alan / 'Squid' / ‘Kalamar’), Byron Cotton (Theodore / 'Armpit' / ‘Koltuk Altı’), Brenden Jefferson (Rex / 'X-Ray' / ‘X-Işını’), Miguel Castro (José / 'Magnet' / ‘Mıknatıs’), Max Kasch (Ricky / 'Zigzag'), Noah Poletiek (Brian / 'Twitch'/ ‘Seğirti’), Zane Holtz (Lewis / 'Barfbag' / ‘Kusmuk Torbası’), Scott Plank (Charles 'Trout' Walker)
            Dördüncü Stanley Yelnats erkekleri büyücü Madam Zeroni tarafından şanssızlıkla lanetlenmiş bir sülalenin üyesidir. Stanley, hırsızlık yaptığı için “Green Kake / Yeşil Göl’ çalışma kampında 18 ay çalışmaya mahkûm edilir. Orada göl yoktur; eskiden var olan gölden geriye bir çöl kalmıştır. Orada gençler her gün güneşin altında çukur kazdırılarak “ıslah edilmektedir”.
            Film Satanley’in olgunlaşmasını anlatan ana hikâyeye eklemlenen küçük hikâyeler bütünü. Küçük hikâyeler: 1- Babasının buluşlarının işe yaramıyor / satmıyor olması, 2- Birinci Stanley’in bir kızla evlenmeye talip olması ve büyücü kadın tarafından lanetlenmesi, 3- Öğretmen Kathryn ile Sam’in yasak aşkı –zenciler 19. Yüzyılda beyaz kadınları sevemez-, 4- Öğretmenin haydut kahramana dönüşmesi, 5- “Bekçi” Walker’ın peşinde olduğu şeyin esrarı.
            Hoş bir seyirlik, bir aile ve gençlik filmi. Yapımcı da Walt Disney. Konusu ilginç, dostluk, iyilik, sevgi mesajları veriyor. Komik ve fantastik öğeler içeriyor, ama komedi ya da fantastik film sınıfına sokmak yanlış olur. Biraz hapishane filmi havası var. Yan hikâyelerin ana hikâyeden daha güzel anlatılmış olması en önemli eksikliği. Bir de bu tür kendini iyi hisset filmlerinde içine çok düşülen hataya bunda da düşülmüş: Aşırı senfonik fon müziği ve şarkı kullanımı Her neyse; izlemeye değer.
            17 Mart 2009 Salı günü, imdb.com notu 7,1 (15.806 oy). Ben 7 verdim. 3.887 kişi (% 24,6) benimle aynı notu vermiş. Dikkat: Bitiş yazılarının ardından Zeroni ekranda görünüp bir şey söylüyor.
Home / Yuva (2009) <9> Yönetmen: Yann Arthus-Bertrand, Senaryo: Isabelle Delannoy    , Yann Arthus-Bertrand, Denis Carot, Yen Le Van
Fransa; 90 dakika
            Yönetmenin kurduğu www.goodplanet.org sitesi.
08 Kasım 2009’da imdb.com notu 3.649oya göre 8,5.
Hotel Rwanda (2004) 8/10 Yönetmen: Terry George, Senaryo: Keir Pearson, Terry George
Birleşik Krallık, ABD, İtalya, Güney Afrika Cumh.; 117 dakika
Oyuncular: Don Cheadle (Paul Rusesabagina), Nick Nolte (Colonel Oliver), Sophie Okonedo (Tatiana Rusesabagina), Jean Reno (Mr. Tillens - Sabena Airlines Başkanı), Fana Mokoena (General Bizimungu), Hakeem Kae-Kazim (George Rutaganda), Joaquin Phoenix (Jack Daglish), Cara Seymour (Pat Archer)
            1994 yılında Ruanda’da Hutuların Tutsilere uyguladığı katliamın, katliamdan kaçanların sığındığı bir otel merkezli olarak anlatıldığı bir film. Bu filmden bende kalan bilgi: Ayrımı, ülkeyi sömürge olarak kullanan Belçika yapmış. Ülke halkının daha ince burunlu ve açık tenli olanlarına Tutsi deyip yönetime almışlar, yandaş olarak kullanmışlar. Sonra açık sömürgecilik sürdürülemez hale gelip Ruanda’yı boşalttıklarında yönetimi “demokrasi” gereği çoğunlukta olan Hutulara bırakmışlar. Sonra ver elini çıkar çatışmasından kaynaklanan katliam. Filmde çatışma ortamının oluşmasını sağlayan Batılı ülkelerin katliamlara göz yumduğunun altı yeterince çizilmiş. Birleşmiş Milletler askerlerinin oteldeki Batılıları seçip ülkeyi terk etmek üzere alışları / kurtarışları, siyahları kaderlerine terk edişleri sahnesi oldukça zihin açıcı.
            Türkiye’deki Maraş, Çorum ve Sivas katliamlarını hatırlayınca insanların gözü dönmüşlüğünün her zaman ve her yerde ortaya çıkabileceğini, bunun bir uygun ortam meselesi olduğunu düşünüyorsun. Oldukça rahatsız edici bir düşünce.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 76.931 oya göre 8,3 [izleme tarihi 09 Temmuz 2009]
Howling, The / Uluma (1981) 6/10 Yönetmen: Joe Dante, Senaryo: (Gary Brandner’ın romanından) John Sayles, Terence H. Winkless
ABD, 90 dakika
Oyuncular: Dee Wallace (Karen White), Patrick Macnee (Dr. George Waggner), Dennis Dugan (Chris), Christopher Stone (Bill Neill), Belinda Balaski (Terry Fisher), Kevin McCarthy (Fred Francis), John Carradine (Erle Kenton), Robert Picardo (Eddie Quist)
            9-10 yaşlarımdayken dayımın götürdüğü peş peşe dört korku filminin gösterildiği, İstanbul’daki bir sinema salonunda izlemiştim ilk kez. Haftalarca geceleri uykuya dalmadan önce korkulu hayaller kurmama neden olmuştu.
Çocukluk kabusum olan bu filme oldukça hoşgörüyle yaklaşıyorum. Bendeki nostaljik etkisi çok güçlü. Bu yüzden efektlerin ilkelliğini, oyuncuların başarısızlığını görmezden geliyorum. Hatta o ilkel dönüşüm efektleri grotesklikleriyle ilginç bile geliyorlar.
Haber peşindeyken saldırıya uğrayan bir gazeteci, kendisini olayın etkisinden kurtarabilmek için doktor tavsiyesiyle, kocası ile birlikte şehir dışındaki bir kişisel gelişim kampına katılır. Meğersem kampta kişisel gelişenler kurt adamlar değil miymiş? J
Eddie, Karen’ın karşısında kaynayarak, baloncuklanarak, köpürerek kurt adama dönüşürken, Karen biraz sıkılıyor mu ne? J Film bu çocuksuluğuyla ve çocukluk hatıram oluşuyla güzel.
27 Mart 2009 tarihinde imdb.com notu 6,5 (6837 oy). Ben 6 verdim. 1340 kişi (% 19,6) aynı fikirdeymiş. Ayrıca bu filmin altyazılarını İngilizceden çevirerek internette yayınladım. Büyük bir zevkti.
Huitième Jour, Le / Sekizinci Gün (1996) 7/10 Yönetmen ve Senarist: Jaco van Dormael
Belçika, Fransa, Birleşik Krallık; 103 dakika
Oyuncular: Daniel Auteuil (Harry), Pascal Duquenne (Georges), Miou-Miou (Julie), Isabelle Sadoyan (Georges’un annesi), Michele Maes (Nathalie), Fabienne Loriaux (Fabienne), Juliette Van Dormael (Juliette)
            Harry adlı çok başarılı görünen ama aslında ilişkiler konusunda yolunu yitirmiş olan bir pazarlama uzmanına Georges adlı down sendromlu bir genç (bir “mongol”) insanlığı hatırlatır.
            Konusu itibarıyla “Rain Man” (1988) filmine çok benziyor. Oradaki “özürlü” otistik idi.
            İnsanların Georges’un Down sendromlu olduğunu anlamadan (gözlerini görmeden) önceki yüz ifadeleriyle (insancıl), anladıktan sonraki yüz ifadeleri (korkmuş, sıkılmış, rahatsız olmuş) arasındaki zıtlık iyi vurgulanmış. Biraz fazla fantastik, masalsı sulara girilmesi filmi zayıflatmış bence.
            28 Mayıs 2009 tarihinde imdb.com notu 7,3 (2852 oya göre). Ben 7 verdim. 523 kişi (% 18,3) aynı oyu vermiş.
Hulk Vs. (2009) 7/10 Yönetmen: Frank Paur, Senaryo: Craig Kyle, Christopher Yost
ABD, 82 dakika (Vs. Wolverine 37 dakika, Vs. Thor 45 dakika)
            Marvel çizgi roman şirketinin anti-kahramanı Hulk’un, diğer Marvel karakterlerinden Wolverine ve Thor’a karşı verdiği -iyiliğe vesile olan- mücadeleler. Hulk’un insan hali Bruce Banner, ağlak bir karakter olarak çizilmiş.
            Çizgi film olduğundan çizgi roman dünyasını hareketli resimler dünyasına daha iyi aktarıyor. Lafı uzatmadan konuya girmesi çok güzel. Aksiyon görmek istediğinize göre alın size bol bol aksiyon diyor.
Evet, mantık içermiyor, daha çok ergenler için üretilmiş. Ama itiraf edeyim; beğendim. Eğlencelik, çerez. Bir kere keyifle izlenir.
            07 Şubat 2009 Cumartesi günü imdb.com puanı 7,2; 508 oy almış. Ben 7 verdim. 109 kişi (%21,5) aynı notu vermiş.
Ice Age: Dawn of Dinosaurs / Buz Devri 3: Dinazorların Şafağı (2009) 6/10 Yönetmenler: Carlos Saldanha, Mike Thurmeier, Senaryo: Peter Ackerman, Michael Berg, Yoni Brenner, Mike Reiss
ABD; 94 dakika
            Bu filmi Real 3D teknolojili bir sinemada; özel bir gözlük takıp “3 boyutlu” yanılsamasıyla izledim.
Aksiyon ağırlıklı bir komedi animasyon olmuş. İlk iki filmde filmin kenarında kalan meşe palamudu düşkünü Scratte, bu filmde neredeyse başrollerden birinde.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 18.723 oya göre 7,2 [izleme tarihi 07 Temmuz 2009].
Issız Adam (2008) 6/10 Yönetmen ve Senarist: Çağan Irmak
Türkiye; 111 dakika
Oyuncular: Cemal Hünal (Alper), Melis Birkan (Ada), Yıldız Kültür (Müzeyyen), Aslı Aybars (Yasemin), Şerif Bozkurt (Şenol), Gözde Kansu (Sinem), Yağmur Oray (plajdaki balerin kız)
            Tarsus’lu Alper ile Bursa’lı Ada’nın İstanbul’da geçen aşk hikâyesi. Alper kadınlarla ilişkisini sadece cinsellik düzeyinde tutan bir aşçıdır. Eski Türkçe pop müzik şarkılarını plaktan dinlemek ikinci tutkusudur. Kadınlarla daha derin bir ilişki nasıl olurdu diye ufak ufak meraklandığı bir dönemde bir sahafta güzel Ada’ya rastlar. Yemek yapma yeteneği ve plak tutkusuyla sakin hayatından sıkılmış olan Ada’yı kolayca tavlar. İlişkileri bir ay iyi gider. Alper, Ada’yı kısa süreliğine İstanbul’a gelen annesi Müzeyyen’e tanıştırır. Sonra içindeki hayvanı dizginleyemez ve Ada’dan ayrılır. Sonra çok pişman olur. Beş yıl sonra tekrar karşılaşırlar. Gözleri başka, dilleri başka söyleyerek biraz konuşurlar ve tekrar ayrılırlar. Biz gözyaşı dökeriz.
            Metropolde yalnız kalmış insanları işlediği öne sürülen filmde metropol yaşamına dair tespitler yok gibi. Nasıl olsa mutsuz biten aşk hikâyesi yeterince satar diyerek ve sanırım yeteneği de yetmediği için Çağan Irmak hiçbir karakteri derinleştir(e)memiş. Bu çerçevede Ada ve Müzeyyen hanım bir alışveriş merkezini gezerken metropollerde yaban otu hızıyla çoğalan bu merkezler hakkında dişe dokunur hiçbir şey söyleyemezler. Alper’in derdi, “kanımda mikrop var” lafıyla açıklanmış gibi yapılıyor ki “İçime cin girdi” / “Beni cin çarptı” lafından daha derinlikli bir çözümleme değil. Televizyonlara verdiği röportajlarda (DVD’nin ekinde var) modern insanın durumunu anlattığını iddia eden bir yönetmen-senarist, bu “çözümlemeyle” yetiniyorsa gösteriş yapıyor demektir: Gösterenle gösterilen arasında bir ilişki yoksa buna gösteriş deniyor. Yeşilçam melodramına getirdiği tek yenilik, daha açık saçık (“cesur” sıfatı siyaseten doğrucu olduğu için tercih etmedim) sevişme ve öpüşme sahneleri olur (eskiden oyuncular yanak yanağa verirdi), mantık kesinlikle değil.
            Ayrıca devasa bir mantıksal boşluk da filmin en ağır sakatlıklarından biri: Müzeyyen oğlu Alper’in çok zor bir insan olduğunu, ona karşı çok sabırlı olunması gerektiğini anlatır Ada’ya. Hemen ardından Alper’in ayrılma isteği gelir. Ada ağlayıp bağırsa da hemen denilebilecek bir çabuklukla Alper’den ayrılır. Sonradan öğrendiğimize göre Tarsus’a Müzeyyen hanımın yanına gidip Alper’in büyüdüğü evi görür. Ama telefonlarını hatta yaşadığı ülkeyi değiştirip Alper’den kaçar. O kadar büyük bir mantıksal hata ki ilk bakışta birçok insan görmeyebilir.
            Bir de filmin karamsar tercihi var. Tabii isteyen istediğini tercih eder ama söyleyecek bir çift lafım var yine de: Neden Alper yaşayan bir ölüye dönüşmek ve o halde kalmak zorunda. Yeni ufuklara yelken açtırılabilirdi pek ala. Ama ticaretin gözü kör olsun işte; gişe hâsılatı düşebilirdi o zaman. Ayrıca gözleri yaşlarla buğulanmamış daha çok seyirci senaryodaki boşlukları görebilirdi.
            Filme altı vermem filmin başarılı bir yapım olmasından değil benim acıklı filmlere karşı zaafım olmasından. Gücünü “Alper! Ne yaptın sen salak! Bu kız elden kaçırılır mı?” diye düşünmemizden alıyor.
            Filmin etkililiğini sağlayan en önemli unsurlardan biri fonda çalan iyi seçilmiş eski pop müzik parçaları.
            19 Eylül 2009’da imdb.com notu 3.155 oya göre 7,2 [izleme tarihi 26 Temmuz 2009].
In Bruges / Bruges’de (2008) 6/10 Yönetim ve Senaryo: Martin McDonagh, Müzik: Carter Burwell
Birleşik Krallık, ABD;107 dakika
Oyuncular: Colin Farrell (Ray), Brendan Gleeson (Ken), Ralph Fiennes (Harry Waters), Clémence Poésy (Chloë), Jérémie Renier (Eirik), Thekla Reuten (Marie), Jordan Prentice (Jimmy), Eric Godon (Yuri), Zeljko Ivanek (Kanadalı adam), Elizabeth Berrington (Natalie), Rudy Blomme           (kule girişindeki biletçi)
            Ken tecrübeli, Ray tecrübesiz birer kiralık katildir. İlk işinde Ray asıl hedefin yanı sıra yanlışlıkla küçük bir çocuğu da öldürür. İŞ verenleri Harry onları ortalık yatışana kadar Belçika’nın tarihi dokusunu korumasıyla ünlü Bruges şehrine tatile gönderir.
            Bir öldürme filmi. Şu ekranda her görünen kişinin kaderin ağlarında mutlaka bir işlev yerine getirdiği karışık olay örgülü filmlerden (örgünün ipleri çok karışmamış ama). Yer yer komik, yer yer hüzünlü bir film. Varoluşsal kaygılar içerisindeki hüzünlü katilleri canlandırmada Farrell ve Gleeson çok başarılı olmuşlar. Burwell’in piyano ağırlıklı fon müziği etkileyici. Coen kardeşlerin her şeyin sarpa sardığı cinayetli filmlerinden esintiler bariz biçimde hissediliyor.
            Ama nihayetinde başkarakterler birer kanlı katiller ve varoluşsal kaygıları onları ancak bir yee kadar tahammül edilebilir kılıyor. Filmin dokusunda bir kötülere övgü lekesi var.
            17 Mayıs 2009’da imdb.com notu 66,544 oyla 8,1. IMDB Top 250 listesinde 204. Sırada. Ben 6 verdim. 3,097 kişi (% 4,7) aynı puanı vermiş.
In Cold Blood / Soğukkanlılıkla (1967) 10/10 Yönetmen ve Senarist: Richard Brooks (Truman Capote’un romanından), Müzik: Quincy Jones
ABD, 134 dakika
Oynayanlar: Robert Blake (Perry Smith), Scott Wilson (Dick Hickock), John Forsythe (Alvin Dewey), Paul Stewart (Jensen), Gerald S. O'Loughlin (Harold Nye), Jeff Corey (Mr. Hickock), John Gallaudet (Roy Church), James Flavin (Clarence Duntz), Charles McGraw (Tex Smith), Will Geer (Prosecutor), John McLiam (Herbert Clutter), Ruth Storey (Bonnie Clutter), Brenda C. Currin (Nancy Clutter), Paul Hough (Kenyon Clutter)
            1959 yılı Kasım ayı. İki sabıkalı serseri Kansas eyaletinin Holcomb kasabasında bir evi basıp orada yaşayan dört kişilik Clutter ailesini acımasızca katleder. ABD’nin manyak katiller tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen bu olayı konu alan, Truman Capote’un yazdığı belgesel romandan uyarlanmış bir film.
            İki adam olaydan kısa bir süre sonra yakalanır, yargılanır ve idama mahkûm edilir. 14 Nisan 1965 Çarşamba gününün ilk saatlerinde asılırlar. Cellâdın her bir idam için 300 dolar aldığını öğreniriz. Ayrıca devlet memurlarının infaz ederken (yasal öldürme yaparken) katillerden daha soğukkanlı ve teknik davranabildiklerini de görürüz.
            Tavrını kurbanlardan yana koyan, çok az kan gösteren, izlediğim en saygın, en efendi manyak katil filmi. İbre sonraki yıllarda katilleri anlamaktan ve onları mitleştirmekten yana döndü. Hatta bunun ilk örneği bu filmle aynı yıl çekilen “Bonnie and Clyde” filminde görülebilir. Gangster çift âşık olunacak insanlar gibi resmedilir (film çok güzeldir ama bu gerçek de gözden kaçmaz).
            Filmin katil ile yakalayan polislerin otomobilde konuştukları sahnesi “Badlands” (1973) ve “Seven / Yedi” (1995) filmlerindeki benzer sahneleri hatırlattı. Bu sahnelerde katiller adeta felsefelerini anlatır.
            Dick’in idamdan önceki son sözleri: “Kimseye karşı hıncım yok. Bu dünyadan kat be kat daha iyi bir yere yolluyorsunuz beni.” Perry’ninki: “Özür dilemek istiyorum. Ama kimden?” Ve tam idam mekanizmasının üstünde, dua okuyan pedere: “Burada da Tanrı var mı?”
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 9.476 oya göre 8,1 [izleme tarihi 23 Temmuz 2009].
Insomnia / Uykusuz (2002) 10/10 Yönetmen: Christopher Nolan, Senaryo: Hillary Seitz (1997 Norveç, İsveç ortak yapımı olan aynı isimli filmin Nikolaj Frobenius ve Erik Skjoldbjærg tarafından yazılan senaryosundan)
ABD, Kanada; 113 dakika
Oyuncular: Al Pacino (Will Dormer), Hilary Swank (Ellie Burr), Robin Williams (Walter Finch), Maura Tierney (Rachel Clement; otel görevlisi), Nicky Katt (Fred Duggar; yerel polis), Martin Donovan (Hap Eckhart; Dormer’ın ortağı), Jonathan Jackson (Randy Stetz; Kay’in erkek arkadaşı), Katharine Isabelle (Tanya Francke; Kay’in arkadaşı), Crystal Lowe (Kay Connell; öldürülen kız)
            Los Angeles polisinden Will Dormer ve Hap Eckart, Alaska’daki bir kasabaya, orada işlenmiş bir cinayetin çözümü konusunda bölge polisine yardımcı olmak üzere gönderilirler. Bu arada Los Angeles’da polis iç işleri, Dormer’ın ve ortağının çözdüğü kimi eski vakaların çözülüş tarzıyla ilgil ortaya çıkan şüpheleri incelemeye almıştır. Eckhart, konuyla ilgili olarak müfettişlerle işbirliği yapmaya karar verdiğini Dormer’a söyler. Alaska’daki katilin peşinde giderlerken Dormer ortağını yanlışlıkla öldürür.
            Doğruluktan şaşmamak gerektiğini, aksi takdirde yalanın yalanı, yanlışın da yeni yanlışları doğacağını ve vicdanın huzura kavuşmayacağını öne süren bir film.
            Alaska’nın harika doğasından görüntüler izleyince, ABD’nin büyük şehirlerinde geçen polisiyelerden nasıl da bıktığımı fark ettim.
            Filmin finali aksiyona meyletmiş. Gerçekten orijinal, derinlikli bir adam olarak resmedilmiş olan kötü adamımız sonda sıradan / standart bir kötü adama dönüştürülmüş. Ama yine de işlediği doğruluktan şaşmamayı savunan mesajıyla gönlümü fethetti bu film.
            Filmden, Dormer’ın Finch’e söylediği, bir söz: “Sen benim işimsin; senin için para alıyorum. Benim için bir tuvaletin bir muslukçu için olduğu kadar gizemlisin.”
            Filmden unutamadığım görüntü: Beyaz renkli bez tarafından emildikçe yayılan kan. Unutamadığım sahne: Dormer’ın Finch’i takip ederken üzerine bastığı kütükten kayıp nehrin sularına düştüğü ve boğulma tehlikesi geçirdiği sahne.
            23 Nisan 2009’da imdb.com notu 54.834 oyla 7,2. Ben 10 verdim (100 üzerinde 95). 3730 kişi (% 6,8) aynı oyu vermiş. [Bu film 1997 yapımı, Erik Skjoldbjærg’ın yönettiği “Insomnia” filminin Hollywood usulü yeniden çevrimi. O filmi de bir gün izlemek isterim.]
Italianetz / The Italian / İtalyan (2005) 5/10 Yönetmen: Andrei Kravchuk, Senaryo: Andrei Romanov
Rusya; 99 dakika
Oyuncular: Kolya Spiridonov (Vanya Solntsev), Mariya Kuznetsova (Madam), Nikolay Reutov (Grisha), Jurij Ickov (Semyon; yetimhane müdürü), Denis Moiseenko (Kolyan), Sasha Sirotkin (Sery), Polina Vorobieva (Nataha), Olga Shuvalova (Irka), Dima Zemlyanko (Anton), Dariya Lesnikova (Mukhin'in annesi), Rudolf Kuld (Bekçi)
            Vanya, ailesi tarafından terk edildiği için yetimhanede büyüyen altı yaşındaki bir çocuktur. Tam İtalyalı bir çifte evlatlık verilme işlemleri başlamışken gerçek annesini bulma isteği kabarır ve onu aramak için yetimhaneden kaçıp yola düşer.
            Rusya Federasyonu’nun resmi desteğiyle çekilmiş öğretici bir film: Anneler, yetimhanelerde büyüyen çocukların durumu çok kötü. Evlatlarınızı, çok zor koşullarda yaşıyor olsanız bile, ne yapın edin – ne yapacağınızı biz bilmeyiz- yanınızda büyütün.
            Bir tür kamu yararına yapılmış eğitim filmi olduğu için senaryosu zayıf. Ama, her türlü zor şarta rağmen aile bütünlüğünün korunmaya çalışılması önerisi, belki gerçekçi olmayan, ama yine de benim yüreğimin de onayladığı bir mesaj olmuş. Ayrıca Vanya rolündeki Kolya Spiridonov da çok sevimli.
            Bu filmin ilk Türkçe altyazısını, İngilizce altyazısından çevirerek ilk kez ben hazırladım. Hemen “Türkçe Altyazı” isimli internet sitesine yükleyerek Türk halkının (ya da bugünlerde sıkça duyduğumuz şekliyle “Türkiye halkının”) kullanımına sundum.
            23 Nisan 2009 tarihinde imdb.com notu 1520 oyla 7,5. Ben 5 verdim. 34 kişi (% 2,2) aynı oyu vermiş.
Joheunnom Nabbeunnom Isanghannom / Nom Nom Nom / The Good, the Bad, the Weird / İyi, Kötü, Tuhaf (2008) 5/10 Yönetmen: Ji-woon Kim, Senaryo: Ji-woon Kim, Min-suk Kim
Güney Kore; 135 dakika
Oyuncular: Kang-ho Song (Yoon Tae-goo / The Weird / Tuhaf), Byung-hun Lee (Park Chang-yi / The Bad / Kötü), Woo-sung Jung (Park Do-won / The Good / İyi; çifteli), Je-mun Yun (Byeong-choon), Dal-su Oh (Man-gil),  Ji-won Uhm (Na-yeon;kadın milis), Cheong-a Lee (Song-i)
            1930’lu yıllarda Mançurya’da (Çin) geçen, define peşindeki insanların macerasını anlatan bir aksiyon filmi. Bir westernde ne varsa bu filmde de var (sadece insanların hepsi Çinli, Koreli ya da Japon; yani çekik gözlü). Eastern western olmuş yani.
            Biraz Quenin Tarantino, biraz Sergio Leone, biraz da John Woo tarzına öykünülmüş.
            Milyonlarca kez ateş ediliyor bol bol kan dökülüyor. Kıvrak bir kamera kullanımı var. Özellikle iki çetenin ve Japon ordusunun bir motosikletlinin peşinden at sürdüğü uzun sahne bir harika. Her filmin sinema tarihine katkısı olmaz. Bu filmin ki bu sahne olmuş. Filmin ikinci yarısı birinci yarısından daha güzel, daha esprili. Vakit öldürmek istediğinizde size yardımcı olacaktır.
            20 Eylül 2009’da 3.017 oya göre imdb.com puanı 7,5.
King Kong (2005) 7/10 Yönetmen: Peter Jackson, Senaryo: Fran Walsh, Philippa Boyens, Peter Jackson (Merian C. Cooper ve Edgar Wallace’ın öyküsünden)
Yeni Zelanda, ABD, Almanya; 187 dakika
Oyuncular: Andy Serkis (Kong), Naomi Watts (Ann Darrow), Jack Black (Carl Denham), Adrien Brody (Jack Driscoll), Thomas Kretschmann (Kapton Englehorn), Colin Hanks (Preston), Evan Parke (Hayes), Jamie Bell (Jimmy)
            1933 yapımı klasik canavar filminin bilgisayar destekli efektlerin güçlendirdiği yeniden çevrimi.
            Kifayetsiz muhteris sinema yönetmeni Carl Denham’ın sürüklediği bir gemi dolusu insan haritalarda yer almayan “Kafatası Adası”na gelir ve adadaki vahşilerin tapındığı sekiz metrelik goril Kong ile tanışır.
            Klasik film 99 dakikada derdini anlatırken o filmin çocukluktan beri hayranı olan Peter Jackson derdini 187 dakikada anlatıyor (kabul son 10 dakikası akan yazılar). Bu yetmezmiş gibi bu filmin bir de 201 dakikalık genişletilmiş versiyonu DVD piyasasına sürüldü.
            İçinde dinozorlar ve dev bir goril olan bir adanın olması, kendisine sunulan önceki kurbanları parçaladığı belli olan dev bir gorilin bu seferki kurbana âşık olması had safhada saçma şeyler. Bu hikâyeyi güçlendireceğim, karakterleri besleyeceğim derken işi uzatmak seyirciye ayıp oluyor. Hem yine de filmin esas oğlanı olması gereken Jack Driscoll kâğıttan bir karakter olarak kalıyor. Aynı şekilde olayların akışında önemli bir rolü olan –olması gereken- Kaptan karakteri sadece var olmuş olmak için var. Adadaki batıl inancın getirdiği vahşetin, yerlilerin uğursuz vahşiliğinin çok abartılmış olması da etkileyici olma çırpınışı olarak sırıtıyor.
            Gelelim kifayetsiz muhteris Carl Denham karakterine. Filmin “canavarın imkânsız aşkı” ana temasının yanı sıra, güçlendirici olarak “donanımsız girişilen işlerin ele-yüze bulaştırılması” teması, onun üzerinden derinlemesine işlenebilirdi. İşlenememiş. Bu karakteri derinleştirmek için iki gemi tayfasından destek çıkılmaya çalışılmış: Görmüş geçirmiş siyahi tayfa Hayes ile genç Jimmy. Hayes, Jimmy’nin kendini geliştirmesini, kendini küçük gemilerde miço olarak heba etmemesini istiyor. Jimmy, bir şeyler öğrenmeye çabaladığına kanıt olarak kütüphaneden aşırıp okumaya başladığı bir kitabı gösteriyor. Kitap, Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness / Karanlığın Yüreği” isimli kısa romanı.
Romanda, “medeni” bir toplumda yetişmiş olan ticaret gemisi kaptanı Marlow’un, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarına yaptığı ticari seferler sonucunda, yavaş yavaş medeniyet bağlarından koparak –belki de kendisi açısından onlardan kurtularak- yerliler arasında deli bir yarı tanrıya dönüşmesi anlatılır. Beyaz adamın cilası, vahşi doğada kuruyup dökülüvermiştir. Denham’ın öyküsü Marlow’unkinin derinliğine çok uzak.
Ayrıca bu kitap, “King Kong” ile iki başka film arasında ince-zayıf bir bağlantı kuruyor. Aynı kitaptan daha yoğun biçimde etkilenen iki film: 1- Werner Herzog’un yönettiği “Aguirre, der Zorn Gottes / Aguirre, Tanrı’nın Gazabı” (1972). 2- Francis Ford Coppola’nın yönettiği “Apocalypse Now / Kıyamet” (1979).
            Ama… Filmde bence sinema tarihinin en güzel aksiyon sahneleri arasında yerini almış olan iki sahne var: 1- Yırtıcılardan kaçan otçul dinozorların koşusu, 2- Kong’un üç T-Rex ile dövüşmesi. Bir de yine sinema tarihinin en dokunaklı ‘kahramanın ölümü’ sahnelerinden birine sahip. Ayrıca sonlara doğru etkiliğini arttıran, neredeyse uğursuz-lanetli bir melodiye dönüşen fon müziği de övgüyü hak ediyor (James Newton Howard bestesi). Bunlar filmin uzunluğunu önemli oranda affettiren şeyler. Ayrıca eski filmi de güzel kılan “Güzellik karşısında yeni bir duyarlılık kazanan ve bu “yumuşamanın” bedelini hayatıyla ödeyen canavar [ya da “güç / kudret / makam / mevki” diyelim]” teması da hala çok çekici.
            Eski bir izleyişime göre (sinemada izlemiştim) sonraki bir tarihte, imdb.com’da filme 6 puan vermişim. Düzeltiyor ve klasik filme verdiğimle aynı puanı veriyorum: 7. Filmin ortalama puanı 114.546 oya göre 7,6. 18.073 kişi daha 7 puan vermiş (% 15,8).
Kolja / Kolya (1996) 10/10 Yönetmen: Jan Sverák, Senaryo: Zdenek Sverák
Çek Cumhuriyeti; 105 dakika
Oyuncular: Zdenek Sverák (Frantisek Louka), Andrei Chalimon (Kolja), Libuse Safránková (Klára), Ondrej Vetchý (Broz), Stella Zázvorková (anne), Ladislav Smoljak (Houdek), Silvia Suvadova (Blanka), Lilian Malkina (Tamara), Karel Hermánek (Musil)
            Prag, 1988. Doğu Bloğu fiilen çökmüş resmen çökmesine 1-2 yıl kalmıştır. Çello sanatçısı, sanatını cenaze törenlerinde icra eden, kadın düşkünü, evliliğe karşı, elli beş yaşında bir adam olan Louka Frantişek maddi sıkıntı içerisinde, çorabı delik vaziyette yaşamını sürdürmektedir. Para için beş yaşında bir oğlu olan genç bir kadınla sahte bir evlilik yapar. Kadın oğlunu bırakıp Batı Almanya’ya iltica eder. Kolya isimli çocuğun sorumluluğu, hiç istemediği halde Louka’ya kalır. Çocuk Çekçe bilmemektedir üstelik. Yavaş yavaş önce dost  sonra baba-oğul olurlar.
            İlk sahnesinden itibaren insanı sarıp sarmalayan bir film. O zamanki adı Çekoslovakya olan ülkenin o günlerini, karakterlerinin öykülerine güzelce yedirerek anlatıyor (örneğin bir hastaneye gittiğinizde galoş olmadığından ayakkabılarınıza çaput bağlarmışsınız). Aralarında çok büyük yaş farkı olan iki erkeğin dost oluşları ve dostlukları yüreğe işleyen bir biçimde anlatılıyor. Sinemanın zarif, yüreğe şefkat esinleyen güzel örneklerinden. Üstelik bunu gerçeklerden ödün vermeden, hayal dünyasına dalmadan yapan türden.
            Louka’nın ufacık çocukla hangi bayrağın güzel olduğu konusundaki küçük tartışması görülmeye değer şirinlikte. Kolya, ülkesinin bayrağının kırmızılığıyla gurur duymaktadır (eski orak-çekiçli kızıl Sovyetler Birliği bayrağı).
            Çeklerin ve Rusların da çaya bizim gibi çay dediğini de bu film sayesinde öğrendim.
            19 Eylül 2009’da imdb.com notu 6.488 oya göre 7,7 [izleme tarihi 29 Temmuz 2009].
Knowing / Kehanet (2009) <1> Yönetmen: Alex Proyas, Senaryo: Ryne Douglas Pearson, Juliet Snowden, Stiles White
ABD, Birleşik Krallık; 121 dakika
Oyuncular: Nicolas Cage (John Koestler), Chandler Canterbury (Caleb Koestler), Rose Byrne (Diana), Lara Robinson (Abby / Lucinda), D.G. Maloney (Beyaz saçlı yabancı)
            1959 yılında ABD'de ki bir ilkokulun öğrencilerine, 50 yıl sonrasının öğrencilerine mesajlarını ileten birer resim çizdiriliyor. Bu resimler paketlenip okul binasının ana girişinin altına gömülüyor ve 2009 yılında tekrar açılıyor. Caleb'e, tuhaf ve itici kız Lucinda'nın rakamlarla doldurduğu kağıt düşüyor. John oğluna gelen kağıttaki sayıların felaketlerin hangi tarihte, nerede olacağını ve kaç kişinin öleceğini gösteren şifreler olduğunu (ayık kafayla pek dolaşmasa da) kısa zamanda çözüyor.
            Kötü filmlerin en kötülerinden biri. Sıkıcı, kötü bir senaryoya ve kötü oyunculara sahip bir filmin sonunda, dönen işlerde uzaylı Nuh peygamberlerin (!) parmağı olduğunu öğrenip koltuklarımızdan düşüyoruz :). Uzaylılar ya da uzaylıları elçi olarak kullanan Tanrı, yine insanlığın durumunun kötüleştiğini görmüş, düzeltmek için çocukları uzaya çekip büyükleri de güneş ışınlarında yakmaya karar vermiştir.
            Güzel birer uçak kazası sahnesi ve metro kazası sahnesi var. Sonda dünyanın (ABD, özellikle New York) yanarkenki hali ilginç.
            Hastalıklı zihin yapılarının ürünü olan bu şeydeki en fantastik şey bence son derece itici olan küçük Lucinda'nın, büyüyünce evlenecek ve kendisinden çocuk sahibi olacak bir erkek bulabilmiş olmasıdır :)
            04 Ekim 2009'da 42.046 oya göre imdb.com puanı 6,5.
Küçük Kıyamet (2006) 7/10 Yönetmenler ve Öykü Yazarları: Yağmur Taylan, Durul Taylan, Senaryo: Doğu Yücel, Müzik: Kevin Moore
Türkiye; 85 dakika
Oyuncular: Başak Köklükaya (Bilge Bektan), Cansel Elçin (Zeki Bektan), İlker Aksum (Ali; ölüm), Binnur Kaya (Filiz; bakıcı), Serra Gürgünlü (Eda Bektan), Bora Akkaş (Batu; komplo teorilerine düşkün genç), Ece Ekşi (Didem; Batu’nun ablası), Arda Seçilmiş (Alp Bektan; bebek), Berrin Arısoy (Belgen), Eli Mango (Bilge’nin annesi), Şinasi Yurtseven (Çaycı)
            İki çocuklu bir aile, iki yeğenlerini de alıp Fethiye’ye, kiraladıkları bir köy evine gidip kırsal bir tatile çıkar. İstanbul’dan ayrıldıkları günden önceki gece İstanbul’da orta şiddette bir deprem olmuştur. Evin annesi Bilge, annesini 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminde enkaz altında yitirmiştir.
            Ucuzcu olduğundan etkileyici olmayan deprem efektlerinin, başarısız felaket ve enkaz koreografisinin, uzatılmış finalin çok zayıflattığı ama yine de etkileyici, sıra dışı, hüzünlendirici bir yerli sinema örneği.
            Öldüğünün farkında olmayan ölüleri (!) anlatan “Jacob’s Ladder / Dehşetin Nefesi” (1990), “The Sixth Sense / Altıncı His” (1999), “The Others / Diğerleri” (2000) filmleriyle ruh kardeşi.
            Kadının (Bilge), kocasının (Zeki) bakışlarının güzel kadınlara takılmasını fark edişi, kocanın da bu fark edişi fark edişi ilgi çekici bir detay çalışması. Öldürülen böceklerin “cesetlerine” gösterilen ilgi de öyle.
            Kadının “Buralarda akrep, yılan filan yoktur değil mi?” sorması şunu düşündürttü: Kırım Kongo Kanamalı Ateş hastalığı bulaştıran ve bu güne kadar 39 kişiyi öldüren keneler henüz ortaya çıkmadığından kadın kenelerden endişe duymuyor. Her filmin ancak kendi yapıldığı devrin kaygılarını yansıtabileceğine dair ilginç bir örnek. Kaygı hep var, nedenleri çeşitleniyor. Bazı nedenler ortadan kalkıyor: Çiçek hastalığı artık kaygı kaynağı değil.
            18 Eylül 2009’da imdb.com notu 951 oya göre 7 [izleme tarihi Temmuz 2009]
Lakposhtha Parvaz Mikonand / Turtles Can Fly / Kaplumbağalar da Uçar / Kaplumbağalar Uçabilir (2004) 10/10 Yönetmen, Senarist: Bahman Ghobadi
İran, Irak, Fransa; 94 dakika
Oyuncular: Soran Ebrahim (Satellite / Uydu), Avaz Latif (Agrin; kız), Saddam Hossein Feysal (Pashow / Paşo; topal), Hiresh Feysal Rahman (Hengov), Abdol Rahman Karim (Riga), Ajil Zibari (Shirkooh)
            Dünyanın unuttuğu insanları destanlaştıran bir film.
            ABD’nin Saddam Hüseyin’i devirmesinden hemen öncesinde Irak’ın kuzeyinde Türkiye sınırına yakın bir yerde geçiyor olaylar.
            Bu filmde, Halepçe’de Irak askerlerinin tecavüzüne uğrayan bir kız vardır. Bu kızın mecburen doğurduğu, kardeşim diye tanıttığı küçük kör bir çocuğu vardır. Bu kızın kolları mayın patlamasında kopmuş bir ağabeyi vardır. Bu filmde, mayın ve boş top mermisi kovanı toplayıp satarak karnını doyuran, çoğu mayından sakatlanmış kurumuş üzüm gibi çocuklar var. Bu filmde sefaletin, dağlara taşlara, göllere bile işlemiş sefaletin şiiri var.
            Theodor Adorno, “Auscwitz’den sonra şiir yazmak günahtır” demiş. Yazılır hocam yazılır, ama işte böyle yüreğe asit gibi damlayan bir şiir yazılır.
            İnsanı izlerken silkeleyen, mahveden, unutulmaz, bir film. Sanki hepimiz mayın tarlasındaki kör çocuğuz. Sanki hepimiz o küçük kıza tecavüz ettik. Ey Amerika sen kimsin ve nereye demokrasi getiriyorsun? O topraklarda dönen oyun çok büyük, o oyunun kurbanlarının acısı çok büyük. Oraya önce gülebilme umudu gelmeli…
            Bu film komşularımız tarafından çekilmiş. Bize batılı dağıtımcılar tarafından ulaştırılıyor. Çünkü bizim kaderimiz aslında çok benzer olan komşularımızla iletişimimiz çok zayıf. Bu yüzde filmin başında ve sonunda görünen ve etrafındaki kurdelenin üzerinde “Ars Gratia Artis / Sanat Sanat İçindir” yazan MGM aslanı kükreyince şaşırmayalım.
            09 Nisan 2009 tarihinde imdb.com notu 4056 oyla 7,9. Ben 10 veriyorum. 1069 kişi (% 26,4) aynı puanı vermiş ki, en fazla verilmiş not da bu.
Låt den Rätte Komma In / Let the Right One In (2008) 7/10 Yönetmen: Tomas Alfredson, Senaryo: John Ajvide Lindqvist (kendi romanından)
İsveç, 114 dakika
Oyuncular: Kåre Hedebrant (Oskar), Lina Leandersson (Eli), Per Ragnar (Håkan), Patrik Rydmark (Conny), Peter Carlberg (Lacke), Ika Nord (Virginia)
            Küçük bir vampir kız ile 12 yaşındaki bir oğlanın birbirlerine duydukları sevgi.
            Vampir kızın yaşlı koruyucusunun delikanlıyı boğazlayıp kanını bir bidona akıttığı sahne, içeri davet edilmeden girince Eli’nin kanamaya başladığı sahne, sondaki havuz sahnesi güç unutulur cinsten. Yaşlı koruyucunun yerini filmin sonunda genç koruyucunun alması, belki onlarca defa tekrarlanmış olan bu döngü de etkileyiciydi. Filmin konusundan çok atmosferi etkileyici.
            Bu filmin 2 CD’lik VoMiT sürümü DVDRip DivX sürümünün İngilizce altyazılarını Türkçe’ye çevirip internette yayınladım.
            01 Mart 2009 Pazartesi günü imdb.com puanı 14.303 oyla 8,2. “Top 250” listesinde 188. Sırada. Ben 7 puan verdim. 1446 kişi (%10,1) aynı notu vermiş.
Land and Freedom / Ülke ve Özgürlük (1995) 4/10 Yönetmen: Ken Loach, Senaryo: Jim Allen
Büyük Britanya, İspanya, Almanya, İtalya; 104 dakika
Oyuncular: Ian Hart (David Carr), Rosana Pastor (Blanca), Iciar Bollain (Maite), Tom Gilroy (Lawrence), Marc Martinez (Juan Vidal), Frederic Pierrot (Bernard Goujon)
            Ken Loach İspanyol İç Savaşını, savaşa gönüllü olarak katılan bir İngiliz’in gözünden ve Stalinci olmayan komünistlerin gözünden anlatarak gönül borcunu ödemek, gençlere tarih dersi vermek, eski tüfek solculara da selam çakmak istemiş sanki.
            Uzun tartışmalarla dolu bir tarih dersi izlemek istiyorsanız ve her fırsatta hizipleşmeyi başaran insanlığın hüzün veren açmazını görmek istiyorsanız buraya buyurun.
            28 Mayıs 2009 tarihinde imdb.com notu 7,5 (3362 oya göre). Ben 4 verdim. 45 kişi (% 1,4) aynı puanı vermiş.
Little Children / Tutku Oyunları (2006) 10/10 Yönetmen: Todd Field, Senaryo: Todd Field, Tom Perrotta, (Tom Perrotta’nın romanından)
ABD, 130 dakika (127 dakika), 18+
Oyuncular: Kate Winslet (Sarah Pierce), Patrick Wilson (      Brad Adamson), Jennifer Connelly (Kathy Adamson), Gregg Edelman (Richard Pierce), Sadie Goldstein (Lucy Pierce), Ty Simpkins         (Aaron Adamson), Noah Emmerich (Larry Hedges; eski polis), Jackie Earle Haley (Ronnie J. McGorvey; sübyancı), Phyllis Somerville (May McGorvey; sübyancının annesi)
            Sarah mutsuz bir evliliği olan bir ev hanımıdır. Hayatındaki tek macerası 3 yaşındaki kızı Lucy’yi oyun parkına götürmektir. Brad mutsuz bir ev beyidir. Karısı çalışıp evi geçindirmektedir. Brad’ın iki macerası vardır: Küçük oğlu Aaron’u çocuk parkına götürmek ve akşamları mahalleli (Woodward Court) erkeklerle Amerikan futbolu oynamak. Sarah ve Brad’in yolları adeta kaçınılmaz olarak kesişir.
            Cinsellik, cinsel sapkınlık, aldatma, toplumun dışlaması, ahlak bekçiliği, Madame Bovary romanı ve mutsuzluk üzerine bir başyapıt. Herkes ama özellikle Kate Winslet ve J.E. Haley harika oynamış.
            Kadın ve erkeğin ailedeki geleneksel rollerinin değişimini çok güzel sergileyen Brad – Kathy evliliği özellikle çok düşündürücü. Hikâyeyi sadece bir aldatma hikâyesi olmaktan kurtaran en önemli dokunuş. Bir erkek bunu izlerken kadınların nelerden eziklik hissettiklerini / hissedebileceklerini uzun süre unutmayacak şekilde öğrenebilir. Bir örnek: Adam muhtemelen can sıkıntısını biraz gidersin diye üç erkek magazin dergisi satın almaktadır. Karısı kredi kartı hesap ekstresinde bu dergilerin adlarını işaretleyip “Bunlar gerekli mi?” diye yazar. Adam da ister istemez gerekli olmadığı “kararı”na varır. Hayat sadece karnının doyması değildir ki…
            Final biraz problemli: İki başkahraman sıkıcı (sıkılmakta haklı oldukları önceki iki saat boyunca çok iyi anlatılmış) hayatlarına, yaşadıkları “uç deneyimler” sayesinde geri dönerler. Adeta ölümü görüp sıtmaya razı olurlar. Sübyancı Ronnie de, ahlak bekçisi Larry’nin şefkatini ancak annesi öldükten ve kendisini hadım ettikten sonra hak eder. Ama bu finali senaryonun önceki iki saatteki ustalığı nedeniyle fazla dert etmiyorum.
            18.01.2009 Pazar tarihinde imdb.com puanı 7,9 / 10; 27.444 oyla. Ben 10 / 10 puan veriyorum. 4.703 kişi (%17,1) benimle aynı fikirde.
Lonely Hearts / Yalnız Kalpler (2007) 3/10 Yönetmen ve Senarist: Todd Robinson
Almanya, ABD; 103 dakika
Oyuncular: John Travolta (Dedektif Elmer Robinson), James Gandolfini (Dedektif Charles Hilderbrandt), Jared Leto (Ray Fernandez),        Salma Hayek (Martha Beck)
            Raymond Martinez “Ray” Fernandez ve Martha Beck adlı birlikte çalışan iki seri katilin ve onların peşindeki polislerin ticari sinema diliyle olabileceği kadarıyla gerçek öyküsü. İkili, gazetelerin ve dergilerin “Yalnız Kalpler” sayfalarına ilan veren “evde kalmış kızları” tuzaklarına düşürüp paralarını ellerinden alan ve sonra da onları öldüren ölümcül bir dolandırıcı çifttir.
            Standart polisiye gerilim öyküsü. Sinema sanatı ya da tekniği adına yeni hiçbir şey yok. ABD’nin şöhretli manyaklar albümünden iki portreye daha saygı duruşunda (!) bulunmuş yapımcılar. Takipteki polisin özel hayatlarından kesitleri ya da cesetlere yüzlerini buruşturarak bakmalarını gösterince insani olmuş olunmuyor.
            19 Eylül 2009’da imdb.com notu 7.794 oya göre 6,5 [izleme tarihi 23 Temmuz 2009].
Lord of the Flies / Sineklerin Tanrısı (1963) 4/10 Yönetmen ve Senarist: Peter Brook (William Golding’in romanından)
Büyük Britanya; 92 dakika
Oyuncular: James Aubrey (Ralph), Tom Chapin (Jack), Hugh Edwards (Piggy), Roger Elwin (Roger), Tom Gaman (Simon), Roger Allan (Piers), David Brunjes (Donald)
            William Golding’in romanının soluk bir uyarlaması. İnternette bu filmin en iyi edebiyat uyarlamalarından biri olduğuna dair bilgiler gördüm. Kesinlikle katılmadığım görüşler. Ayrıca bu film, izlediğim filmler içerisinde en berbat fon müziği kullanımı örneklerinden birisini teşkil ediyor.
            18 Eylül 2009’da 4.858 oya göre imdb.com notu 7,1 [izleme tarihi 06 Temmuz 2009].

Film Yazıları (M - Z) için tıklayınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder